ÇAĞRI... HER DEM ÇAĞRIM

 


Okumak için tıklayınız...

 

 

 

 

Üye Girişi

 

 

Haber Listesi

Haber listemize kaydolarak tüm yeniliklerimizden haberdar olabilirsiniz.

 

Hatice Satgun

Doğudan batıya

Ahmet Musaoğlu

Trabzon/Spor

Zeynep B.

Zamana notlar

Ahmet Musaoğlu

İnsanın Gerçeği

AYŞE ARMAN ‘KİMİ İLGİLENDİRİR’
18.06.2010

-azap vermenin dışında-

 

 

İki hafta kadar önce bir gazetemizde, “Ayşe Arman bir  tabuyu daha deviriyor” deniliyordu. Vatan Gazetesi yazıyı, aynı gün, 02.06.2010 günü Ayşe Arman’ın Hürriyet’teki köşesinde; “Çocuklarımızla Cinsellik Hakkında Nasıl Konuşalım?” başlığı ile çıkan yazsından alıntılıyordu. Ayşe hanım yazısında; Ben ‘pipi’ lafı ile büyüdüm. Erkek cinsel organı da, kadın cinsel organı da benim için ‘pipi’ydi. ‘Pipi’ demek benim için son derece normaldi. Anneme ‘Mami’ demem gibi bir şey…Benim kızım da ‘pipi’ diyor...Du…kitabını okuyuncaya kadar...Dün kitabı birlikte açtık, arkadaki resimlere baktık. Çok sempatik, çizgi kız ve erkek figürleri. Çıplaklar…Bedenin bütün uzuvlarını birlikte saydık…Kızın cinsel organına gelince, Alya ‘Pipi’ dedi. Öyle biliyor ya. ‘Yok’ dedim ‘Vajina, gerçek adı vajina’. Erkeğin cinsel organını gösterdi, ‘Bu ne?’ dedi, ‘O da penis’ dedim. Çünkü kitapta öyle yazıyor. Pipi, kuku, muku, uyduruk isimler yok, neyse o. Alya, bu iki sözcüğü kendi kendine tekrarladı. Sonra üzerinde durmadan ‘Tamam’ dedi, onun için, kafa, kol, burun, bacaktan farklı değil, herhangi bir ahlaki yargı yüklemiyor…kitabı olmasaydı 5 yaşındaki kızıma bunları öğretmek aklımın ucundan bile geçmezdi. Çünkü ben de öyle büyümedim, 40 yıl ‘pipi’ dedim durdum. O da diyebilir gibi geliyordu bana.” diyordu (x). Okuduğunuz gibi de, Ayşe Arman’ın bu defa ‘devirdiği tabu’,  40’dan sonra bir kitapta, doğru ismi ‘öğrenmesi’; kendisi gibi “vajina’ya pipi” diyen kızı Alya’ya, bunu öğretmesi oluyordu!…

Çocuk dediğin sorar, ilginç olan, Ayşe hanımın, “Pipi’nin Penis” olduğunu öğrenmesinin, 40’ı devirdikten sonra ‘olması’ oluyordu!.. Oysa ‘tecrübesi’ çocukluğuna kadar gidiyordu…

‘Ben seninkine’, ‘Sen de benimkine’…

Oysa, Ayşe Arman’a ‘Pipi’, 4 veya 5 yaşında iken ‘gösterilirken’, o da gösterene, ‘kendindekini’ gösteriyordu (-Ayşe hanım, cinsellikte uyduruk isim yok, doğruyu söylemek lazım diyor, benim de vaj……. demem lazım ama, bizim ‘ahlaki yargı’mız var):Mesela 4 yaşında mıydım, 5 mi bilmiyorum, mahallede aynı yaşlarda bir erkek arkadaşım ‘Ben seninkine bakayım, sen de benimkine’ demişti, merak edip ‘Tamam’ dedim, sonra da mahallenin diline düştüm. Yanlış bir şey yaptım diye çok utandım, kahroldum. Ama Annem, ‘Amaaan nelere takıyorsun’ dedi. ‘Sen kuzenlerinle birlikte yıkanmıyor musun? Ne önemi var? Bırak istediklerini desinler.’ Benim arkamda böyle durması benim için çok önemliydi. Yargılamayan anneler babalar olalım, biliyorum bizimki gibi bir ülkede zor ama..Olmaya çalışalım.” diyordu “(x). Gördüğünüz gibi de, 4-5 yaşlarında ‘gösteriyorsun’, anneye göre de bu yanlış olmuyordu. Ayşe hanım, 40 yaş üstünde bunu yazdığına göre de (herhalde), çocuğumuzun da kendileri gibi ‘göstermesini’ istiyordu. “Yargılamayan anne ve babalar” istekleri, yaklaşık 5000 yıl öncesi Mezopotamya toplumunda bile görülmüyor, kabul edilemeyecek bir ‘ilkellik (değer yoksunluğu)’ oluyordu. Değer, ‘değersizlik (ilkesizlik) olunca; “O'nu anlatan doğru kelime teşhircidir olmalı. Ama o olumsuz anlamlar çağrıştıracağı için saydam demek daha uygun. Ayşe Arman'ı Ayşe Arman yapan pervasızlığıdır. Bu dürüstlük ve cesaret karşısında şapka çıkartılır.” deniliyor (x), ama o  bundan hoşlanıyor, yazanı öpmek de istiyordu. Aynı gazetede yazdığı Oktay Ekşi’nin, 2002 yılındaki bu ifadeleri için, Ayşe Arman; “Oktay Ekşi'nin hakkımda yazdığı yazı olumsuz bir yazı değildi. Aksine, hayatım boyunca yaptığım işe ve kişiliğime dair yazılabilecek en şahane yazıydı. O kadın gerçekten ben miyim onu bile bilmiyorum. Ama tabii ki çok hoşuma gitti. Okuyunca koşup alnından öpmek istedim kendisini!” diyordu (x). Ayşe hanım, kendisi gibi ‘teşhirci’ye şapka çıkartan Oktay Ekşi’yi öptüler mi ya da hâlâ borçlular mı bilemiyorum, ama, biri var ki, Ayşe Arman’a şapka değil, meme çıkarttırıyordu: “TAMER Karadağlı'nın Hülya Avşar'ın programında, hakkımda söylediği şeyler (Soyunarak gündemde kalmaya çalışıyor/ Madem kocası izin veriyor, memelerini de açsın/ Memelerini görmek istiyorum) kalitesizliğin, pespayeleşmenin örneği...(diyordu Ayşe Arman)” (x). Oktay Ekşi’de “pervasız (sakınmaz,korkusuz/TDK)” olan, Tamer Karadağlı’da, “Memeleri de açsın” olunca, bu durum Ayşe Hanım’da, ‘pespayeleşme (alçak, soysuz, aşağılık/TDK)’ oluyordu. Memelerini ‘açsın’ diyene kızan, ‘Seks manyağı’ olduğunu söylemekten çekinmiyordu…

‘Seks manyağıyım…’

Ayşe Arman bir kitap yayınladı. Adı: “Alya, Sevgilim ve Ben...  Bizim Hikayemiz”.
Akşam Gazetesi’nden Tuğçe Tatari’de, kitapta cevaplarını bir türlü bulamadığım çok önemli detaylar eksik kalmış, “soruyorum Ayşe Arman’a”, diyerek pek çok soru sormuş, bir tanesi de: “Hamilelik esnasında doktoru “seks yapmak yasak” dediğinde neler hissetti? Bu zorlu günlerin üstesinden nasıl geldi?” (x). Ayşe Arman 2 gün sonra Tuğçe Tatari'ye verdiği cevapta; “evet seks manyağıyım, çok seviyorum seksi. Benim için aşk kadar kutsal” diyordu : Tuğçe Tatari de, önce aklınca kitabı anlatıyor sonra en alaycı ve yılansı haliyle ipe sapa gelmez sorularını sıralıyor.  * “Hamilelik esnasında doktoru, 'Seks yapmak yasak' dediğinde neler hissetti? Bu zorlu günlerin üstesinden nasıl geldi?”  Aklınca, bana “seks manyağı” demeye çalışıyor. 30 bin türlü numara yapmasına gerek yok ki, sözlü soran herkese söylüyorum zaten…Evet seks manyağıyım, var mı, çok seviyorum seksi. Benim için aşk kadar kutsal. Bunun için de özür dileyecek halim yok. Üstelik sizi bağlamıyor, sevgilimi ilgilendiriyor.” (x). Söylediğim gibi de, Ayşe hanım, her türlü pervasızlığı sergiliyor, kendisine yapılan eleştiriye ise, hem alınıyor, hem de yine pervasızlık sergiliyordu. Seks manyağı olması toplumu değil, sevgilisini ilgilendirmesine rağmen de, onu da çekinmeden piyasaya sürüyordu.

Topluma “kötülük” saçan olduğunu görmeyip, Tuğçe Tatari’ye, “Kötülük saçan yılansın” diyen Ayşe Arman’a, Tatari’den cevap geliyor, Tatari; “Bazen Ayşe Arman'ı anlamakta zorluk çekiyorum….Kariyerini, özel hayatını tüm çıplaklığıyla ortaya koymak üzerine kurmuş bir yazar, nasıl olur da özel hayatından biraz alaycı bir dille söz edildi diye bu kadar öfkelenir? Nasıl olur da 'Özelime girme' türünden bir sitemle ortaya çıkabilir?  Tüm özel hayatını hepimize açmış ve ezberletmiş biri, nasıl olur da 'Hiç tanımadığın bir kadın hakkında nasıl böyle bir yazı yazarsın' diye sorabilir?..Eğer bir yazar. Erotik pozlar veriyorsa, mahrem hayatını hepimizin önüne seriyorsa, kitap çıkartıp evinin içini kamuya tamamen açıyorsa, kocasıyla öpüşürken çekilmiş fotoğraflarını, kızının aile içinde kalması gereken fotoğraflarını o kitaba basabiliyorsa... Hiç kusura bakmasın ama en azından eleştirilere karşı biraz daha tahammüllü olması gerektiğini de bilmelidir.ben sandım ki... Gazete sütunlarından seks hayatını yazacak kadar aşmış, aykırı, özgür, özel hayatını saklamayacak kadar cesur, sınır tanımaz bir yazar, birazcık alaycılığı hoşgörür, bununla eğlenmeyi bilir. Ama yanılmışım. Sundukların onaylanmadığında, birinin alaycılığına takıldığında nasıl da canavarlaştığını gördüm.” diyordu (x)… Ayşe Hanım, “işine gelMediğinde” sakınmayı sergilese de, sakınmaMazlığıPopusunda’ bile görülebiliyordu...

‘Popum’ veya ‘gülünce gözleri kaybolan’ adama ‘bayılmaz’ demeyin...

‘Teşhirciliği’ öyle bir hâl ki, kendisinin “en beğenMediği” yanı olan ‘Poposu’nun, ‘Popom’ yerine “Popum” olarak yazılmasına üzülüyordu: “İkinci üzüldüğüm nokta bedenimin uzuvlarından, bende en çok kompleks yaratanın, sanki en sevdiğim yanımmış gibi yazılmış olması. Tabii bu özel bir beceri ister! Çünkü soru şuydu: ‘‘Siz en çok nerenizi beğenirsiniz?''. Benim cevabım şuydu, ‘‘Ayıptır böyle bir soruya cevap verilmez ama en beğenmediğim yanımı söyleyebilirim: Popomu''. Onlar ne yazmışlar: ‘En çok neremi mi beğeniyorum? Ayıp ya, böyle bir soruya nasıl cevap verilir. Ama pekala: Popum!’’ En fazla buna üzüldüm.” diyordu (x). Kendi ağzı/yazısı/ndaki ‘Poposunu’, başkası yazısına almak istemediğinden mi  (ahlaki yargılardan mı) bilemem, ‘Popum’ diye yazınca, hanımefendi buna, ‘İkinci sırada’ üzülüyordu. Birinci sıradaki üzülmesi ise, gülünce gözleri kaybolan” adamlara ‘bayılmasına’ rağmen, bunun tersinin yazılması oluyordu. ‘Bayıldığı’ gerçeğinin herkes tarafından bilinmesi onun için ‘hayati önem’ oluyor, bu sebeple de tekzipliyordu (x). Kendilerini ‘üzmemek’ için ben bir kez daha vurguluyor, -Erkekler, size söylüyorum; eğer “gülünce gözleri kaybolan” Richard Gere gibi adamlardansanız, (bu tip erkeklere baygınlığını şimdilerde değiştirmediyse) Ayşe Arman ‘size bayılıyor’... ‘Kadın Açılımı’ dediğin de bu olur, oluyor, pervasız kadınların ‘Açılımı’ sürdükçe de ‘Kadının Adı’ yokoluyor…

‘Kadının Adı’ yokediliyor!…

Ayşe Arman’ın bugüne gelmesinde, kendisinden ‘bir dolu şey’ öğrendiği Duygu Asena’nın da payı bulunuyor: “Duygu Asena, Duygu Asena'dır…Fikirlerine katılırsınız, katılmazsınız ama bu ülkeye faydası olmuştur. Benim gibi pek çok kadın da Allah için ondan bir dolu şey öğrenmiştir.” diyordu (x). Ölü birinin arkasından yazmak istemem ama, kişi, bir gün veya hiç beklemediği bir anda  ‘ölebileceğini’ bilebilmeli, ‘toplumunu değiştirip dönüştürmemeli de’, Duygu Asena ile Ayşe Arman örneklemesi, Şıracının şahidi bozacı misali gibi duruyor : (Ayşe Arman soruyor, Duygu Asena cevaplıyor) “Kendinizi koruyan bir tip misinizdir? - Ne alakası var. Bodoslama atlarım aşka. ..Yani aşıkken bile şu masada oturan başka bir erkeğe bayılabilirim. Ama yatamazsınız...- Yatabilirim...”  (x). Kim neyle, kiminle yatmak isterse yatabilir (!), Duygu Asena’nın, kadınımızı reforme eden,kadını ve evlilik kurumunu eleştiren” kitabının adı, “Kadının Adı Yok”…

Aşıkken bile başka bir erkeğe aşık olan ‘Kadının Adı’ aslında belli; “teşhirciliğin de ötesi”, ama tabii ki de, “Kadının Adı” onlarla “varolMuyor”, aksine, “onlarla yokoluyor”; saygınlık da, ahlak da -böyle bir aşkta da tabii ki- kayboluyor… Kimin hangisi olduğunun önemi yok, ‘Bozacının şahidi Şıracı’ tanımlaması, ‘aynı kaba s….’ eylemini icra edenler için ‘eskilerin’ kullandığı bir deyim de oluyor… Haliyle de devrilen ‘tabular’ değil, ‘ahlaklı anne ve babalar’ istemeyen, ‘teşhirciler’ oluyor…

‘Tabii ki salaklık, hıyarlık, ama…’

Ayşe hanım, ahlaki düşük tiplerden değilmiş ama, 6 yıldır birlikte olduğu arkadaşından 19 yaşındayken ‘gayri meşru’ hamile kalıyor, dahası da kürtaj oluyordu:  Ben ilk 19 yaşında hamile kaldım. Tabii ki salaklık, hıyarlık ama aynı zamanda müthiş bir çaresizlik. 6 yıldır birlikte olduğum lise aşkım, o zamanlar 22 yaşındaydı, o da en az benim kadar şaşkındı. Bazılarınıza aksini inandırmam zor olsa da, biz öyle ahlakı düşük tipler değildik, birbirimize son derece bağlıydık, ‘Başımıza gelmez!’ derken gelmişti işte. İstanbul'da yaşamaya yeni başlamıştım, üniversite 1'dim, o da üniversite son...Bir sabah ikimiz kös kös hastaneye gittik ve ben kimselere haber vermeden kürtaj oldum. …Burada duralım...Sakın yanlış anlamayın, ben bu normaldir demiyorum. Kürtajın bir doğum kontrol yöntemi olarak görülmesini, kullanılmasını fevkalade yanlış buluyorum. Ama hamile kalmışsan ve o yaştaysan, e doğurmayı da düşünmüyorsan, kürtaj olacaksın tabii. Ben böyle bir durumda aileme haber verebiliyor olmak isterdim. Onların beni asıp, kesmesi yerine, anlayış göstermesini isterdim. Mümkün değildi tabii, babam utancından herhalde kendini asardı. Annemin ise eli ayağı karışırdı. Anlatabiliyor muyum? En modern görünen ailelerde de bile bir kafayı kuma gömme duruma var.” (x). 17 yaşındaki kızınız hamile kalırsa ne yaparsınız (?) soracağına, 19 yaşında Babamın utanacağı şeyi yapmayacaktım demesi gerekiyor, ama o yine de baba ve anneleri suçluyordu. Hamile kalmasının ‘yanlış olduğunu’, yaptığı işin “yapılmaması gerektiğini” görüp gençleri uyarmıyordu. Tamam, tabii ki çocuklarımıza anlayışlı olacağız da; 13 veya 15 yaşlarındaki kızların ülkemizin doğusunda evlendirilmesine karşı çıkıp, diğer taraftan, 13 yaşında erkek arkadaş edinip, 6 yıl onunla ‘beraberlikten’ sonra, 19 yaşında hamile kalmasının çarpıklığını ya da yaptığı bu işin anne babasına (aileye)  karşı sorumluluğu olduğundan ise, hâlâ söz etmiyordu. Dahası, sıkılmadan/marifetmiş gibi ya da ‘bulaştırmak’ ister gibi bunu kamuoyu ile paylaşıyordu. Kafasını kuma gömenin asıl kendisi olduğunu hâlâ göremiyordu.

Şöyle etrafınıza bir bakın… Duygu Asena’yı, anma günleri (Ölüm/30.07.2006) dışında kim/ler ne/ne kadar hatırlıyor?.. Ya da cenaze namazını kıldıran imam’ın uyarılarına rağmen, başı açık şekilde ve dekolte/yazlık kıyafetlerle, cenaze namazını ön safta kılıp, tabutunu omuzlarda taşıyan, mezarına da indiren “baştan çıkardığı” kadınlar nerede!... Ya da rahmetli Asena gökyüzünden onlara mı bakıyor!..

Duygu Asena’yı, Ayşe Arman’ın çalıştığı gruptan Aydın Doğan ve Ertuğrul Özkök ikilisinin işinden ettiği, Türk Medyasından sildiği söylendi… Ayşe hanım hâlâ çalışıyor… Fakat, Ayşe Arman Duygu Asena kadarcık bile hatırlanmayacak… “Bir dolu şey’ var bu yazımda alınacak, ama sadece şunu alsınlar benden, hani siyaseten söylenir, buna rağmen kimse de kendine dönmez ya, biz onu insani duygularla söyleyeceğiz; ‘titresin kendine gelsinler’; belki ancak bu onu hatırlanabilir yapacak... Kimselere bir ön yargım yok, yaptığım da sadece bilgi paylaşımı -bilgisizlik olmadığı için de, tabu zaten devirmiyor, devrilenleri yerden kaldırıyorum (!),  alan alır, almayan da almaz; çünkü ‘yaşam tercih’tir, kimsenin ‘sağlık kırılması’ yaşamasını istemem, istemiyorum… Fakat kişi ciddi bir ‘sağlık kırılması’ yaşamaya görsün, bakın o zaman unuttuğu, “tarihin en eski/eskimeyen”; “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum? sorusu ve cevabı, ‘küllerini’ İstanbul Boğazı sularına ya da Ganj nehrine atmayı düşünenleri bile mutlaka gelir bulur, buluyor!.. İnsan denilen varlık, “başıma her şey gelebilir” diye düşünse de, bu gibi durumları aslında hiç de kendisine yakıştırmıyor… Yol bir akıl bir, ama yine de herkes göremiyor/du…

Yol bir akıl bir, bak da görebil…

Duygu hanım, (ona da olmasını istemezdim) beyninde tümör tespit edildiği zaman, “Hep şu geçiyor içimden; ya buna ne gerek vardı? Sıkılıyor içim ama bunun ötesinde bir his yok gibi...” diyordu (x)… Öyle bir durumda başka ne hissedebilirdi duygular!.. Evet… ne gerek vardı!…

Fakat, bir de şöyle bakalım… ‘sağlık kırılması’ veya ‘ölüm bize gelmeden önce, Dünya/Evren, içinde yaşayan insan dahil tüm canlılarıyla ölümlü…

Peki ama, bunu neden unuturuz? Ya da hayatta arayıp da bulamadığımız veyahutta bulmamız gereken şey aslında ne?.. Ya da neyi aradığımızı biliyor muyuz?..

Her ‘An’ gerçekleşebilecek “ölüm”le buluşmadan önce, “bulunması gerekeni” bulabilenlerden biri; -Beni Alkışlarla değil, Tekbirlerle uğurlayın diyen Cem Karaca rahmetli, ‘Allah Yâr’, isimli parçasında:

Bu can emanet  bu bedene. Sonunda sararlar kefene...

Yol bir akıl bir, bak da görebil…./diyor…

Demek ki de, ‘sağlık kırılması’ veya ‘ölüm bize gelmeden önce, ‘her An’ gelebileceğinin farkındalığını yaşatyacağız… Ya da ‘Batılı Beyaz Adam’ın, İslam/Coğrafyasına ‘yumuşak saldırı’ projelerinden biri olan “feminizmi” ya da “cıbıldaklaştıkça özgürleşileceği sanılması hastalığını başkalarına (tercih edilip yaşanılsa da başkalarına) bulaştırmaya ne gerek var/dı ki!...

Şu anda bu satırları okuyanlar için de ortada fol yok yumurta yok, tamam; ama yine de hepimizin dikkat etmesi, “her An içersinde ölebilecek” olduğumuzu unutmamamız gerekiyor.. Sözler bana ait değil, deniliyor ki; “Ölüm tepemizde öylece durur, tekrarlanan nakarattır. Bir adam diğerini gömdükten sonra kendisi uzatılır ölüm yatağına. Ve bir diğeri de onu gömer; bunların hepsi kısacık bir zamana sığar.”. İşte, ‘İnsanın Gerçeği’ de bu, herkesin bilmesi gereken gerçek de bu oluyor…

Şaşaalı hayatlar, feci finallerdir…. İnsanı ‘yalnız’ bırakır, bırakıyor… Durdurmak lazım arabayı (!), filmin ‘finalinden’ ödümüz patlamaması, ‘yalnız kalmamak’ için de…

Ayşe Arman, yalnız kalmaktan korkmasına rağmen de, durmuyor, durdurmuyor, bildiği gibi de sürüyor; “Yavuz Gökmen, sevdiği birinin ölümünün ardından, ‘‘Her ölüm bende sevişme isteği uyandırır'' diye yazmıştı. Ben de bir ölümlü olduğumu hatırlayarak eve gittim ama moralim bozuktu... İşe yaramadı!” diyordu (x), ama işe yarayacak olan ‘geçici keyif’ değil, ‘kalıcı keyif’ sağlayan ‘kurallardır’, onlar da Cehenneme gitmez, gitmiyor…

Kurallar Cehenneme gitmez…

 Kendisini anlatırken; “…kuralların kadınları’ndan olamıyorum…olmak da istemiyorum. Ay lanet olsun! Kuralları batsın. Hem de her şeyin. Kuralların canı cehenneme...” diyordu (x). Kuralları ‘cehenneme gönderdiği’ için de, 40 yaşı için soyunup pozlar veriyordu: “Demek olabiliyormuş. Demek, ‘Aklından bile geçirme!’ denilen şeyler var ya, pekala yapılabiliyormuş. Sadece kalkışmak gerekiyormuş. Yap kenara çekil, insanların yorumlarını dinle, tepkilerini izle. Başım göğe ermedi ama biraz daha özgürüm, biraz daha cesurum…kayınvalideme ve anneme teşekkür ediyorum. Ama en çok sevgilime. Şahane sevgilime. Cesaret verdiği, aslanlar gibi arkamda durduğu için.” diyordu (x). Hani, “aklınızdan bile geçirmeyin denilen şeyler” vardır ya, yapınız (!), sonra da kenara çekiliniz; Ayşe hanıma göre, kişi, ‘Cıbıldaklaştıkça’ özgürleşiyor!..

Fakat sorun şu ki, ulusal basındaki hemen bütün yazarlar gibi, ‘bilgiden uzak oldukları için’, kainat denilen sistemde “özgür olunmayacağını” bilmiyor. Onun gibi ‘özgürlükçülere’ ‘bilimsel akıl’, olamayacağını söylüyor. Ünlü fizikçi Paul Davies; “Kainat bir saat gibi işleyen ve kendini yenileyen bir mekanizma. Bu mekanizma içinde özgür davranışın pek yeri yok” diyor (x). Açılımcı kadına, hadi size ‘bol özgürlükler’ diyorum da, ‘kahramanımız’ bir röportajında; “Örtünmenin, gerçekten bir cazibesi var mı?” diye soru sormuştular; şahsen ben, “Örtünen kadın örtünmeyen kadına göre daha güzel duruyor” diye düşünüyorum, bakarsınız bir gün bunu da yazarım, imdi dönüyorum yazı konuma…

Adanalıdan Adanalıya!…

Ayşe Arman; 1969 Adana doğumlu, annesi Alman, babası Türk, genellikle kadın-erkek ilişkileri üzerinde uç yazıları ve röportajları ile ‘ünlü’; Alya adındaki kızı ve eşiyle Birleşik Arap Emirlikleri'nde, Dubai’de yaşıyor. “BENİM iki hayatım, bir bavulum var. Dubai’de rahatım. İstanbul’a geldiğimde ise...Kafası kesik tavuk gibi, oradan oraya koşturup duruyorum” diyor (x)…

Ayşe Arman’ın Adanalı olması, “Adana’yı temsil ediyor” demek tabii ki değil; onun ‘40 hazırlığı’ için çektirdiği “kütür kütür erotik fotoğraflarını” gören -kendisi gibi Adanalı, ama ‘soyunmamaya’ direnen; direndiği için de işinden olan Necati Doğru Bey’in, ‘geri kalmışlığına’ bırakıyor, kısa bir süre aradan çekiliyorum: “Ben de Adanalıyım..hemşehrim ve meslektaşım Ayşe Arman’ın gazetelerde kütür kütür çıplak erotik fotoğraflarının haber olduğunu gördüm ne kadar geri kaldığımı anladım!…Ayşe Arman’ın, seçkinlerin fotoğrafçısı tarafından çekilmiş renkli karelerine baktım. Kuğu gibi boyun. Masum taze dudaklar, sütun bacaklar ve erkekliğin en dip köşelerini bile sarsıp titretecek erotizm yüklü dişi kıvrımları görünce; ‘Necati kabul et, sen çok geri kaldın’ diye bağırıp yerimden fırladım, evdeki kitaplarımın içinden Adana Maarif Eminliği yapmış lise edebiyat hocası İsmail Habib Sevük’ün kitabını buldum. ‘Edebî Yeniliğimiz’. Kitabın adı buydu. 79 yıl önce yazılmıştı. Coşkulu bir dille Tanzimat’dan bu yana Türkiye’nin “yenilenme hareketlerini” anlatıyordu.…gazetecilerin “Türkiye’nin geri kafalılığa baş kaldırıp yenilenmeye kapı aralamasındaki rollerini” çok hoş yazıyordu. Bir daha okudum. İlk gazeteciler ve onları izleyenler; kendisini yazmaz, olayları kovalar, olanı biteni izler. İti, uğursuzu, soyguncuyu, rüşvetçiyi bulur yazarlar, yorumlardı. Gazeteci, ‘konusunu kendisi yapan habercilik ve yazarlık çıkmazına’ kesinlikle girmez diyordu. Ben burada kalmıştım. Ayşe Arman’ın ‘güzel vücuduna güvenip açılmasının haber olabileceğini’ ve bu haberin bir günde okur tarafından 40 bin tıklama alabileceğini hiç aklıma getirmemiştim. Devir değişiyor…Bakıyorsun ki, yaşı ilerlemeye kapı aralamış bir kadın gazetecinin soyunup dökünüp çıplak erotik pozlar veren fotoğraf kareleri baş sayfada...Adanalı Ayşe Arman’ın erotik resimleri, kışladaki Mehmetçik’e azap vermenin dışında kimi ilgilendirir diye düşünürüm. Anladım. Türk basınında yazılarında ‘konusunu kendisi yapan gazeteciliğin’ bu noktaya geleceğini hiç hesaplamadım. Büyük şair Neyzen Tevfik’in mısralarına çok bağlandım.

Neyzen Tevfik diyor ki;

Çıkar at çarşafı teklifine karşı nitekim /

Donu fırlattı götünden açacak yerde başını...”. Neyzen sevgisi! Beni geri bıraktı.”

diyorlardı, iyi bir yazar olan Necati Doğru yazısında (x)…

Bu yazı aslında bu noktada bitmeli, ama bitirmiyor, devamı da benden olsun istiyorum, Trabzonludan Adanalıya!…

Trabzonludan Adanalıya!...

Her dönem/devirde akılsızlık/bilgisizlik çıkar, çıkıyor; eğer çıkmaz olsaydı, Aziz Nesin gibi, “bilmediğini bilmeyen”; kesinleşmiş bilimsel verilere rağmen de, “Tanrısız dünya inşâ edilebileceğini” zanneden bir ‘akıl’ çıkar mıydı; demek ki de çıkabiliyor… “Ayşe Arman’ın Adanalı olması, Adana’yı temsil ediyor demek değil” dedik ama, dahası da şu olsun; yazıda ifade edilen ‘Adanalı’, bir kişi, yoksa Adanalılar olmuyor…

Bugünlerde “çocuğa karşı gerçekçi olun” diyerek ‘çırıl çıplak koşan/yazan’ da o Adanalı, Ayşe Arman… Daha “bir sene” öncesinde, “aşırı bir gerçekçilik iyi değil, 4.5 yaşında bir çocukla konuştuğumu unutuyorum, sevgilim, ‘bu kadar gerçekçi olmana gerek yok” diyordu ama, ‘koşusunu’ durdurmuyor, diyorlar ki: “Anne-baba-çocuk sahilde yürüyoruz…Dev dalgalar var denizde. Kıyıya yakın patlıyorlar…Sıkı sıkı tutuyorum Alya’nın elinden, ‘Bak Aylacım. Bu gördüğün dalgalar, o kadar masum değil, yüzlerce çocuk yuttular…İnsanı huuuup diye çeker alır bu dalgalar.’. Bazen üzerime aşırı bir gerçekçilik geliyor, 4.5 yaşında bir çocukla konuştuğumu unutuyorum. Sevgilim beni dürtüyor, ‘Bu kadar gerçekçi olmana gerek yok, korkacak’ diyor. Ama geç kalıyor. Alya o andan itibaren deniz kenarından yürümez oluyor…her an bir soru soruyor…Birkaç gün evvel, ‘Erkekler çiş yaptıklarında pipilerini siliyorlar mı?’ dedi. ‘Tabii dedim kendimden emin halimle, ‘Siliyorlar, sonra da pipilerini tekrar külotlarına yerleştiriyorlar.’. Hatta güldük birlikte bu görüntü gözümüzün önüne gelince. Sohbetimize kulak misafiri olan baba ise birazdan kulağıma fısıldadı. ‘Benim uyanık geçinen saf sevgilim…Silmiyoruz…’ ‘!?’ Birden hatırlıyorum, doğru ya öyle bir deyim vardı: ‘Ne kadar sallarsan salla, dona düşer son damla.’… Ben zaten hayretler içindeyim…Gel bir de Alya’ya anlat…”  (x). Sevgilisinin, ‘uyanık geçinen saf sevgilisi’ Ayşe hanım, küçük/güzel kızları Alya’ya, ‘uyduruk şeyler’ anlatılmasını istemediği için, anlatmışlardır da, düşünen beni düşünsün!... Çünkü, ben şahsen kendileri kadar ‘sakınmasız’ olamayacağım, ama yine de, ‘uyanık saf’lar için de yazacağım, baba/sevgiliye anlatılması için de…

Ne kadar sallarsan salla, dona düşer son damla” dediler ya… Bu öngörüleri de bilgisizlik… Alın size ‘bilgi olanını’ diyor ve yazımı imdi bitiriyorum…

Penis’in ucu içine ‘koy minicik bir pamuk/kağıt’, olsun o pet,

  ne kadar sallarsan salla, dona düşmez artık son damla...”

 

 

Ahmet MUSAOĞLU /14.06.2010

 

http://www.ahmetmusaoglu.org

http://www.ahmetmusaoglu.com

 

 

                                                                      Ana Sayfa  Eserler   Yazar Hakkında   Basın Galerisi   Videolar    Ziyaretçi Defter    Sunum İzle       İletişim