ÇAĞRI... HER DEM ÇAĞRIM

 


Okumak için tıklayınız...

 

 

 

 

Üye Girişi

 

 

Haber Listesi

Haber listemize kaydolarak tüm yeniliklerimizden haberdar olabilirsiniz.

 

Hatice Satgun

Doğudan batıya

Ahmet Musaoğlu

Trabzon/Spor

Zeynep B.

Zamana notlar

Ahmet Musaoğlu

İnsanın Gerçeği

KOLBASTI FAROZ, ‘FAROZ KESMESİ’ TRABZON OLUYOR!..
26.07.2011

Ülkemizin dört bir yanında büyük bir beğeni ile izlenen ve Trabzonspor’lu futbolcuların maç sonrası oynamaları ile de daha bir dikkat çeken ‘Kolbastı’ oyunu üzerinden yapılan spekülasyonlar, ‘kimliğimize saldırı’ olarak da sürüyor.

Ulusal bir televizyon kanalının, 7 Şubat 2009 akşam haberlerinde, Kolbastı oyunu ile ilgili olarak; Trabzon’un Faroz bölgesine 1930’larda yerleşen Çingeneler tarafından ortaya koyulduğu ileri sürülüyor, buna benzer şekilde, internet ortamı haberlerinde de oyun için; Faroz bölgesindeki Roman (Çingene) asıllılardan kaynaklanan bir dansın adıdır şeklinde açıklamalar da okunabiliyor…

Oysa bilinebiliyor ki, göçebe hayatı sürdüren bir kavim olan Çingene (Roman) denilen kişiler, göçmen olup (mukim olmayıp), yerleşik alanlar dışında, dere boylarında geçici konaklamayı yaşam biçimi olarak sürdürmeyi esas almış topluluklar oluyor. Faroz bölgesi ise, mukim bir alan olarak yerleşilegelmiş bir mahalli yapı arz etmesinin yanında, dere boylarından yoksun olmasıyla da, söz konusu olabilecek ‘Çingene yaşam biçimi’ ile bir ilişkisi  zaten bulunmuyor. Dahası, oyunun ortaya çıkış tarihi, 1930’lara kadar geriye gitmediği için de, Çingeneler ve Faroz ilişkisi iddiası zaten kendiliğinden anlamsızlaşıyor. Hâl bu olunca da, Kolbastı ve Faroz mahallesinin, Çingene toplulukları ile ilişkilendirilmesi, bir cahillik (bilgisizlik) olmasının ötesinde, kasıt; milli değerlerimize saldırı olarak ortada, önümüzde bulunuyor. Kolbastı rüzgarına ‘tutunmaya’ çalışan Adnan Şenses’in, Kolbastının bir Roman oyunu olduğunu açıklaması ise, boşinan oluyor...

Kolbastı’ya ‘Çingene ata’ iddiası benzeri bir başka saldırı şekli de, Kolbastı oyununun, bir Ukrayna halk oyunu olan Hopak ile ilişkili olduğu iddiası oluyor. Trabzon bölgesinin folklorik zenginliğin göstergesi olan bir oyununu, dünü bile olmayan devlet diyebileceğimiz, 20’nci yüzyıl üretimi devletlerden Ukrayna ile ilişkilendirenler; bu bölgede geçmişte, “Trabzon Rum İmparatorluğu”, “Pontus ülkesi” yaşamadığı ve bulunmadığını öğrenmemekte ısrar eden ‘gayri milli görüş’ sahipleri, yani ‘derin yurtdışı bağlantılı’ olanlar oluyor. Kimliği kırılmış bu insanlar, öz be öz Faroz oyunu olan Kolbastı’ya, Ukrayna’yı ‘ata’ yapacaklarına; bölgede bulunduklarını iddia ettikleri atalarını bu topraklarda arayacaklarına, bugünkü Yunanlıların da ataları olan Slav’larda, Slav topraklarında aramaları, kimliğimize saldırmalardan vazgeçmeleri  gerekiyor!..

Kolbastı oyununa atfedilen, ‘Çingene’ veya ‘Ukrayna’ “ata” zırvalarının ötesinde ‘Kolbastı gerçeği’ne baktığımızda; bu oyunun kökeninin 1930’lara gitmediğini, 1955-60’larda Trabzon Faroz mahallesinde doğup, oradan bugüne geldiğini görebilmemiz mümkün olabiliyor. Henüz ortada belge olmadığı için de, hâlen yaşamakta olan Farozlular ve Faroz’u tanıyan insanlar; Sözlü tarih üzerinden oyunun köken tarihine (kronolojisine) baktığımızda; hemen her Faroz’lu gibi ‘lakabı’ ile anılan, bugün 90 yaş üstü olan ‘Konstantin Muammer’ lakablı Faroz’lu Muammer Karayunus’un, ‘Bıçakçı’ lakablı Sotkalı Ali Osman Çanakçı’nın ve yine Faroz’lu Kesik Selahattin lakablı Selahattin Saraç neslinin, bu oyunu oynayan ‘ilk kuşak nesil’ olduğu konusunda “kesinlik bulunduğu” tespit edilebiliyor. Bu ‘ilk kuşak’ nesilden sonra, oyunu en iyi ve usule uygun bir şekilde oynayan ‘ikinci kuşak neslin’ başını; ‘Kıymetli’ lakablı Muzaffer Karalan ve ‘Aga Cahit’in çektiğini; bugün, 50-55 yaşlarda bulunan onlardan sonraki ‘üçüncü kuşak neslin’ ise; ‘Sahte Hoca lakablı Mustafa Öntürk, ‘Paytar Vedat lakablı Vedat Ernalbant, ‘Golloş Mustafa’ lakablı Mustafa Sekreter, ‘Kiki Metin’ lakablı Metin Pempeoğlu, ‘Obuz Erol lakablı Erol Özçilingir ve ‘Faş Temel lakablı Temel Erkaya ile temsil edildiğini de ortaya koyabiliyoruz. Bu son isimlerin bir kısmının oyuna zenginlik katan figürler eklediği de tartışılmaz oluyor.

Güzel bir Trabzon gününde Faroz’da; çay içerken sohbet ettiğimiz, 65 yaşlarındaki ‘Kara Hacı’ lakablı Hacı Hüseyin Harman ve 55 yaşındaki ‘Sahte Hoca’ lakablı Mustafa Öntürk de, bu gerçeği bizimle paylaşmış bulunuyor. Sahte Hoca, bizzat kendisinin Kolbastı’yı, Trabzonspor’un Avni Aker sahasındaki ilk, yani 1976 şampiyonluk kutlamalarında da oynadıklarını,  hatta kendisinin oyuna figür de kattığını ifade ediyor ki; benim gibi, Trabzonspor Efsanesinin o muhteşem gününü hatırlayabilenler, Kamil Sönmez’lerin de program konuğu oldukları o gün, bu oyunu izlediklerini de hatırlayabiliyor. Bu görüşler, Faroz’u ve Kolbastıyı sinesinde hissedenlerden, sevgili dostumuz, 55 yaşındaki, ‘Glap Mustafa’ lakaplı, Farozlu Mustafa Kul tarafından da teyid ediliyordu. Glap Mustafa’nın, benimle paylaştığına göre, bu oyun çocukluğunda Faroz’da; sünnet düğünlerinde, eğlencelerde, evlilik törenlerinde; kadınlar bahçenin bir köşesinde, erkekler ise bir başka köşede olacak şekilde oynanıyordu. Glap, ‘Faroz.net’ internet sitesi yazı köşesinde, Kolbastı hadisesini yazıyor; oyunu ilk oynayanlardan ‘Kostantin Muammer’in, düğünlerde ve oturak alemlerinde sergilediği Kolbastı’ya, kendine has figürler kattığını, ‘Kıymetli’ lakablı Berber Muzaffer Karaalan’ın da, kendine has figürleri oyuna, bir nakış gibi işlediğini belirtiyordu.

Bu noktada yapmamız gereken bir tespit ise, şu oluyor: Bugünlerde 90 küsur yaşlarında olan, ‘ilk kuşak Kolbastıcı’lardan ‘Konstantin Muharrem’lerin oynadıkları; ‘Bahriyeli Çiftetellisi/Misket ve kendilerine özgün figür karışımı’ oyun ile, onlardan ‘iki kuşak sonrası’ diyebileceğimiz; Sahte Hoca’ların, 1970’li yıllarda oynadıkları Kolbastı oyunu birebir aynı oyun olmuyordu. Çünkü, Sahte Hoca nesli Faroz delikanlıları, bu oyunu kendi dönemlerinde daha da geliştiriyor, kendi figürlerini de oyuna katarak, zenginleşmesini, ama kültürlerinden kopmamasını da sağlıyorlardı. Kabaca da, 1955-1980 arası yaşanan bu dönemde, 1970’li yılların başında İsmail Yazıcıoğlu, oyuna has bir müzik besteleyerek; ilk başlangıcında, ‘Yaylanın Çimenine Kuzu Yayılır Kuzu’ ile başlayan; ‘Bahriyeli Çiftetellisi, Çiçek Dağı, Ankara Misket havaları karışımı bir tarzda devam edip, daha sonraları ‘Dere Boyu Kavaklar’ türküsü üzerinden de oynanan oyunun, özel bir havayla oynanmasına katkıda bulunuyordu. Bu noktada da, tabii ki Rahmetli Erkan Ocaklı’yı;  yaptığı ‘Trabzon Kolbastısı’ müziğini hatırlamak, hatta; 1965-1970 civarı bugünkü Hükümet Konağı’nın bulunduğu yerdeki Fuar Sineması sahnesinde bu oyunu çalıp söyleyen sazcıları; Trabzon’daki salonlarda çoşkunun doğmasında, bugün 50 yaş civarı olan, Erol Yılmaz’ın katkısını hatırlamak, sanırım da yaşıyor; Hüseyin Doğu ağabeyimizi de anmak/unutmamız gerekir diye de düşünüyorum…

 Söz ettiğimiz ‘üç kuşak’tan sonra, 1980’lere gelindiğinde, Kolbastı iyice yaygınlaşıyor; 1980-1990 arası yaşanan süreçte artık tamamen Trabzon dışına çıkıyor (!), onu Almanya’da bulanlar ya da onu Almanya’ya (-Trabzon veya Yurtdışına) götürenler, bulundukları veya buldukları yerde oyunu oynadıkça oynuyor; nerede olursa olsun Faroz ruhu, oyuna yeni katkısını sürdürüyordu. Kolbastı tarihinde, Kolbastı oyunu içindeki motiflerden bazıları Faroz dışından ‘gelmiş’ olsa da, tartışmasız mahalleye/oyuna uyum sağlıyor, sağlayamayınca zaten oyun dışı kalıyordu! Faroz’un, delikanlılarının ve genç kızlarının kendilerine has geliştirmiş oldukları figürlerden hareketle de oyun, süslenerek yayılıyordu. Faroz’lu Refik Bozoklu kardeşimin, “Faroz.net” web sitesindeki yazısına (04.10.2008) göre de; oyunun 1990’larda, Trabzonspor kapsamında sevilip oynanmasında; Trabzonspor maçlarında tribünde, davul/saz ile verilen resitaller etkili oluyor; Trabzonspor’un yabancı futbolcuları nezdinde ilgi görmesinde ise; mesela da, 1993-1996 yılları arasında Trabzonspor’da oynayan Şota’nın, gol sevincini korner bayrağı direğinde Faroz Kesmesi olarak yaşamasında ve 1997-98 sezonunda oynayan Kevin J.Campbell’ın, Faroz’da, Obuz Erol’un balık tezgahı önünde ‘Kesme’ atmasında, Trabzonspor masörü Şefik Erkaya’nın oyunu sevdirmesi etkili oluyordu… Oynanması ve sevilmesi süren Kolbastı, 1990’lardan ve 2000’den sonra da katılan değişik figürlerle daha da zenginleşerek, bugün oynanan şekline kavuşuyor, 2008-2009’larda şöhretinin zirvesine çıkıyordu... Bu zirveye çıkışta, Flash Tv.’deki haftalık programında Kolbastı oynayan ve oynatan Sinan Yılmaz’ın da katkısı önemli olsa da, bu kardeşimizin, Kolbastı ile öne çıkması ile çağrıldığı, bir tv.programında; kendisine ‘kadın ayakkabısı’ giydirilip dolaştırılmasını ve bunu kendi programında tekrarlamasını ‘Karadeniz erkeğinin kimliğinin kırdırılması’ ve ‘kimlik kırılması’ olara görüyor, bir ağabeyi olarak, Kolbastı’yı özüne (geleneğine) uygun olarak oynamasını ve sevdirmesini diliyorum…

Tabii ki de bu oyun, başta Faroz’lular olmak üzere, bütün Trabzon delikanlılarının ve genç kızlarının gururu olmayı hak ediyor. 1969-1974 yıllarındaki üniversite yıllarım sırasında, Staj için Ankara’da bulunduğumda, benden; Horon oynamam istendiğinde, bilemediğimi anlatmak için kullandığım mazeretim; Horon şehrin merkezinde pek bilinmez, benim köyüm bile yok (atalarım ve ben; Ortahisar-Bahçecik’liyiz) oluyor; bu şekilde Horon’dan sıyırıyordum ama, şehrin içinde doğan Kolbastı’yı, lise yıllarında futbol/mahalle maçlarımızda sıklıkla karşı kaşıya geldiğimiz Faroz delikanlılarından öğrenip oynayamamamın mazeretini ise bulamıyorum! Ya da şöyle buluyorum:  Kolbastı Faroz’a yakışıyor, Faroz gerçeği oluyor, diyorum. Yukarıda söz ettiğim Kerem yeğenimin, 1994 yılında, Ankara’da yapılan nişan töreninde, oynanmaya zorlandığım, ama tabii ki kalkmamayı başardığım (!) Kolbastıyı oynayan, Farozlu olmasalar da, Trabzonlu olan garson çocukların ve onların arasına katılan yeğenimi sergiledikleri Kolbastı ise, hafızamda hâlâ da tazeliğini koruyor. Hayranlıkla izlediğim o günden beri de, “erkek gibi oyun, erkek oyunu” demeyi de, hâlâ da sürdürüyorum... Bu yazıya başlamadan önce konuştuğum yeğenim, yurtta kendilerine Kolbastı öğrettiği Trabzonlu olmayan arkadaşlarının, -ki  bugünlerde pek çoğu Genel Müdür konumunda bulunan pek çok kişinin-, televizyonda, internet ortamında ve Trabzonspor’la esen ‘Kolbastı (Karadeniz) Fırtınası’nı izlemeleri sonrası kendisini arayarak, -Kerimoğlu bizim oyunumuz dediklerini de paylaşmış bulunuyoruz. Kolbastı artık Faroz’u/Trabzon’u aşmış, her renk ve coğrafyadaki insanımızı ‘sarmış/kucaklamış’ bulunuyor.

Ülkemizin hemen her alanında, yurtdışında da sevilerek oynanan Kolbastı; 2007 Karadeniz Oyunları açılışı ile birlikte, uluslararası gösteri ortamına taşınıyor, bu düşünceyi öneren ise, dönemin Gençlik ve Spor Genel Müdürü Mehmet Atalay oluyordu. Oyun uluslararası sahneye KTÜ kapsamında çıkmış olsa da, üniversitemizden bazı kardeşlerimizin  iddia ettikleri gibi, Kolbastı’ya ‘ilgi’, onlarla başlamamış, onların 2007’de sergilemelerinden önce zaten hem beğenilmiş, hem de kabul görmüş bulunuyordu. Ayrıca da, yöresel sanatçı Sinan Yılmaz'ın, Almanya'da sergilediği Kolbastı, 2005 yılında çektiği klip ile de bir Tv.' kanalında  ay  boyunca izleniyordu.  Başlangıçta Faroz ile başlayan kabul görme, sonrasında Trabzon dışına çıkan öğrencilerimiz ve gurbetçilerimiz ile yaygınlaşmış, 2000’li yıllarla iyice yaygınlaşan internet ağ ortamı ile de neredeyse küreselleşiyordu! KTÜ’deki kardeşlerimizin oyunu katkısını yoksayamazsak da, sorun şu ki, oyunun, 2007’deki Karadeniz Oyunlarındaki hali ile oyun bence (tamamen güç isteyen sert bir oyun olduğu için), erkeklerle birlikte kızların oynaması (karma oluşum) ile yumuşamış, sulandırılması (esastan uzaklaştırılması) yönüyle gereği gibi (sert) durmamış bulunuyordu. Tıpkı, Horonumuzda olan hâl gibi, “erkek horonu” karşısındaki “kızlar horonu”nun durumu gibi konumlandırılmış bulunuyor ki, bu aynı zamanda ‘esastan (öz’den)’ uzaklaşma oluyor, ayrıca da; Kolbastı’nın, zaman içersinde yozlaşma tehlikesini de barındırıyordu. Bu sebeple, ben şahsen; oyunun hem ‘gerçek kimliği’ni kaybetmemesi, hem de daha keyifle izlenebilmesi için (zaman zaman birlikte oynanabilir olunsa da), kızlar ayrı, erkekler ayrı şekilde oynaması gerektiğini düşünüyorum. Bu yapılmadığı veya Kolbastı’nın yaygınlaşması ile aniden türeyen kolbastı dernekleri gerekli hassasiyeti göstermedikleri takdirde ya da yenilik adına oyunu sulandıracak figürlerin oyuna yaygın bir şekilde sokulması halinde, Kolbastı’nın (da) ‘kimliğini’ kaybetmesi tehlikesi önümüzde bulunuyor! Fakat ne yazık ki de, gittikçe yaygınlaşan Kolbastı, yaygınlığına paralel olarak aslından kopartılıyor, yenilik peşinde koşulurken, bir sürü uyduruk figür, hemen her gün doğan yeni yapılanmalar ile ‘esası’ bozuyordu. Bu düşüncemi şöyle ifade edersem de: Oyuna söz yazan Rahmetli Erkan Ocaklı’nın veya Mustafa Topaloğlu’nun, yöre türküleri ile ünlenmeye başladıkları dönemlerde sergiledikleri özgün söz/saz/tür ile, daha sonraları başka bir kültürle “sentez” olarak ortaya çıkarttıkları ‘Karadeniz türküsü hilkat garibeleri’nin, Karadeniz Türkülerini nasıl yozlaştırıp bozduğunun hatırlanabilmesi yeterli olabiliyor. Zaten de, yörenin artık sanatçısını dahi çıkaramayışının kökeninde de, bu kendi kültürümüzü (yapılan sentezlerle öz müziğimizi) kaybetmemiz olduğunu da ifade ediyorum. Hassasiyetim ve istirhamım bu, kendi (öz) kültürüm, “Varlığımı korumak” endişesi oluyor. Yoksa, Anadolu Ateşi deyip de, Anadolu’nun ortadan kalkması, yeni (özümüze ait olmayan, sentez olan)  bir kültürün ortaya çıkması kaçınılmaz olur, oluyor. Bu, ortada ‘biz (kendimiz)’ olarak olamayışımız aynı zamanda, birlik ve bütünlüğümüzün de kopartılması demek olur, oluyor. Bu sebeple, oyuna katkı koymak isteyenlerin, bunu esası bozmadan yapmaları; oyunu sergileyecek olanların, oyunu kendisi olmaktan çıkartmadan oynamaları  gerekiyor… Mesela da, “TolgaHan Dans Grubu” kurucusu Tolga Han, “Habertürk” televizyonunda, 15.02.2009 civarındaki bir günde katıldığı bir programda; Kolbastı’yı dünyaya tanıtmak istediğini söylüyor ama, “Faroz ne, nerede” olduğunu ‘bilmeyişi’ ayıbını sergiliyor, tabii ki de bu ‘zihni yapı’nın talebelerinin oynadığı oyunun ‘gerçek Kolbastı’ olmadığı da görülüyordu. Aynı kişi (Tolga Han), 28.02.2009 tarihinde, Okan Bayülgen’li Kanal D televizyonunda; Kolbastı için (eğer kasıt yoksa); “Karadenizin etnik müziği” demek cahilliğini gösteriyor, kendisinin de yıllarca uğraşıp halka kabul ettiremediği ‘dans’ adı altındaki kültürümüze ait olmayan yapıya katılmalarını sağlayamadıkları “erkekleri”, -dansör yapabilmek- için, Kolbastıyı kullanabileceğini de söylüyordu ki; bu 'zihniyet'in istismarının mutlaka cevaplanması gerekiyor. Tolga Han Kolbastı’yı “etnik müzik (!)” yaparken,  o an stüdyoda bulunan Trabzonlu iki kişiden; Kolbastıya “patent” aldığı basında yer alan, KTÜ’den Engin Engin’den ve sanatçı Fuat Saka’dan cevap vermelerini zaten beklemiyordum, olan da o oluyor; bu saldırıyı kimse düzeltmiyordu. Tolga Han (-zaman zaman Engin Bey’de), Kolbastı oyunu için, üstüne basa basa “dans” dese de, Kolbastı bir dans değil, halk oyunu oluyor. Dans denilmesi içimizi de ‘kimliğimizi’ de karartıyor. Bunun gibi, bilgi değil, ‘şov’ üreten, televizyon programcısı Okan Bayülgen’in, aniden ‘yeşeren’ Kolbastı’ya ‘köken bulma’ ve Trabzon’a gençler ‘taşıma’ aşkına (!) ise, iç turizm (iyi niyet) olarak bakamayacağımızı, Kolbastı’yı ‘Raplaştırma’ veya ‘Danslaştırma’ çabalarını, ‘kimlik kırma’ olarak gördüğümüzü de ifade etmek istiyorum…   

Bu vesile ile açıklamak istediğimiz bir husus da şu oluyor: Faroz ile simgeleşen yöresel ‘Kolbastı’ oyunu ile ilgili olarak Giresun’dan bazı kardeşlerimiz, bir tartışma başlatmış, kendini bilmez bazıları; Kolbastı’nın Giresun’a ait olduğunu ileri sürerek; Trabzon’u ‘müzik hırsızlığı’ gibi değerlendirmelere tabii tutmaları tabii ki kabul edilebilir olmuyor. Bu oyun Trabzon’da doğmuş, asıl özelliği olarak sergilenen figürler de zaten Giresun’lulara ait bulunmuyor. “….Trabzon’la Giresun, “Kolbastı aslında kimindir?” diye tatlı bir kültürel tartışmaya girmiş….Ekranlarda Kolbastı oyununun kökenini açıklayanları duydukça bu konuya ben de katılıp ufak bir katkı yapmak istedim. Çünkü 1960’lı yıllarda Trabzon’da Kolbastı havasını öğrenmiştim ve sazda sık sık da çalardım.” diyor (Zülfi Livaneli: “Siyasetten sıkılanlar için Kolbatı dansı”, Vatan,17.03.2009). Ortak kültürel değerlerimiz bulunan Giresun’lu kardeşlerimiz de tabii ki bu oyuna sahip çıkabilirler ama, unutulmasın ki; sahip oldukları ‘Dere Boyu Kavaklar’ müziği, oyunu ortaya çıkaramaz, çıkarmamış bulunuyor. Dahası; Giresun, Ordu, Samsun vilayetleri, yakın yıllar diyebileceğimiz Cumhuriyet yıllarına kadar Trabzon’uma bağlı ‘Kaza’lar olarak yaşanmış bulunuyor. Giresun dediğimiz vilayet, önceleri Giresun Kalesi olarak Trabzon Sancağı’na, sonrasında Trabzon Eyaleti’ne, 19’ncu yüzyılda da bugün kendisine bağlı olan Tirebolu, Görele gibi Trabzon Vilayetine (Trabzon Sancağı’na) bağlı Kaza’lardan biri oluyor. Giresun Valiliği’nin internet sitesinde  görülebileceği gibi de, 1920’de bile Giresun Trabzon’a bağlı bulunuyordu. Bilinebilir ki de, kültür merkezden, yani Fatih’e, Yavuz’a, Kanuni’ye ev sahipliği yapmış,  Eski Bir Başkent Ruhu taşıyan Merkez Trabzon’dan çevreye (Kaza’lara da) yayılmış bulunuyor, yoksa kazalardan merkeze/Trabzon’a kültür taşınması sözkonusu olmuyor. Tarih bu gerçeği, Giresun’lu kardeşlerimizin de önüne koyuyor; yoksa kimse Giresun’lulardan bir şey çalmadı, ‘Dereboyu kavaklar türküsü’ de zaten aynen duruyor; Kolbastı bir oyun, özbeöz Faroz; ‘Faroz Kesmesi’ Trabzon’un oluyor. Kolbastı, ama asıl adı Faroz Kesmesi olan bu oyun, tabii ki Trabzon’a yakışıyor; oyunun tüm tarihi de, yukarıda sunmaya çalıştığımız tarih oluyor. Yoksa, Çingeneli ve Ukraynalı bağlantılar hem hurafe, ama aynı zamanda milli kültürümüze saldırı da oluyor. Bu tür ‘kimlik kırma’ya yönelik saldırılar son yıllarda, ama özellikle son dönemde Trabzon üzerine salındıkça salınmış bulunuyor….

Kolbastı’nın ortaya çıkışı ile ilgili olarak ileri sürülen rivayetler, ünlenmesiyle birlikte saçmalıkları da beraberinde getirmiş bulunuyor. Mesela da; 1930'lu yıllarda ağaların ve dayıların olduğu bir dönemde ortaya çıkmış/mış, o dönemde Trabzon’da mağaralar bulunur/muş, sanki başka yer bulamazlarmış gibi o mağaralarda ağalar dayılar alem yaparlar/mış, Kolluk kuvvetleri de bu alemlere baskın yaptıkları için alemciler, kapıya erketeler (gözcüler) koyarlar/mış; gözcüler Kolluk kuvvetlerini gördüğü an içeri haber getirirler/miş, içerdekiler de haberi aldıklarında, başlarlar/mış, “Geldilerrrrrrr, Bastılarrrrrrr, Vurdularrrrrrr demeye, işte oyunun adı Kolbastı, Kol kuvvetlerinin bu baskınlarından geliyor şeklindeki iddialar sadece bir saçmalık, ama tabii ki gerçek olmuyor.

Bunun gibi, Karadeniz Uşakları Kolbastı Ekibi kurucusu ve Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Beden Eğitimi Bölümü Başkanı Yrd. Doç. Dr. Engin Erşen’in, Kolbastı’nın tarihi ile ilgili olarak; “Kolbastı, Cumhuriyet felsefesinin Anadolu'da yeşermiş olduğu 1930'lu yıllarda Trabzon'un Faroz Mahallesi balıkçı barınaklarının bulunduğu kumsalda doğdu” açıklaması da bir anlam ifade etmiyor. Bu mahalle oyununu ‘ilk oynayanlar’dan Farozlu ‘Konstantin Muharrem’ büyüğümüz hâlâ da yaşıyor; Kolbastının tarihi onların nesli, Faroz (ve Sotka) çocukları ile doğdu, 1930’lara gitmez, gitmiyor…

Oyunun ortaya çıkışı için, Faroz’lu balıkçıların, av sonrası bir araya gelip eğlence düzenlemeleri (yöreye uygun kürek çekme,  yüzme, ağ atma, olta atma, ağ çekme, balık tutma gibi yerli insanların uğraşlarını simgeleyen gelişi güzel hareketler), oyunun tarihini oluşturuyor şeklinde iddialar ileri sürülse de, bunu ‘yakıştırma’ olarak kabul ediyorum. Faroz ruhu taşıyan Osman Erçin kardeşimin rivayet/görüşü; birbirlerine dargın/kızgın olan iki arkadaşın, bir düğünde karşılıklı olarak oyuna kalkmaları sırasında; karşısındakine olan öfkesini, oyun oynarlarken karşılıklı olarak hareketlerine yansıtmalarından doğması şeklinde oluyor. Bu görüş, oyununun temelindeki ‘sertliği’ açıklar gibi olmasının yanında; tabii ki de belalısını da tanıdığım Faroz’luların, ‘delikanlı’ oluşlarını da dikkate aldığımızda; birbirlerine olan kızgınlıklarını, karşısındakine haince değil de, ‘delikanlıca’ sergileyerek gösteren tarzın, Kolbastı’nın kökeni için kulağa hoş geldiğini, rivayetin doğru da olabileceğini gösteriyor. Buna karşın, Kolbastı’nın; bölgenin temel oyunu olan Horon’daki ‘bıçak oyunu’nun, bıçaksız olarak ‘Faroz Kesmesi’ şekline dönüşümü olması da muhtemel görülebiliyor. Bu görüşüme sevgili Osman ve dostumuz Glap Mustafa, haklı olarak; -Bizim düğün ve eğlencelerimizde Horon yoktu şeklinde itiraz etseler de, Horon bilen birinin bunu Faroz’da uyarlayıp, Faroz Kesmesi’nin doğmasına sebebiyet verebileceği de, pek itiraz edilebilir gibi olmuyor diye de düşünüyorum. Fakat kabul edilebilir ki de, Kolbastı’nın nasıl doğduğunu kesinleştirebilmek pek de mümkün görünmüyor.

Oyun ile ilgili olarak, Faroz insanının değişen ve kökleşen doğa serüvenleriyle ilgili hareketlerindeki dilin adıdır; bu, martının havalanması, balığın sıçraması, denizin dalgalanmasıdır benzeri açıklamalar, süsleme sanatı olsa da, oyunu en iyi oynayacak olanların Farozlular ve Faroz ruhunu yaşayabilecekler olduğunu düşünüyorum. Kolbastı’ya ‘kişisel patent’ alınması ise hem doğru değil, hem de bir akademisyenimizin bunu yapmasını, şık da bulmuyorum. Eğer bir patent alınacaksa bu, ‘Faroz Kültürü Yaşatma Derneği’ gibi veya diyelim ki de, ‘Trabzon Belediyesi’ adına alınabilirdi şeklindeki düşüncemi de -en küçük bir art niyet taşımadan-, bu vesile ile paylaşıyorum. Kolbastı ya da Faroz Kesmesi, gelişigüzel (serbest stil) bir şekilde oynansa da, içsel oynanan bir oyun olması dikkate alındığında, koruyarak uygulamak için, Faroz kültürü ile beslemek gerekir diye de düşünüyorum. Oynaması zevkli, hareketleri komik ama zor, izlemesi keyif veren, seyrine doyum da olmayan bir oyun olan Kolbastı’yı, Faroz’dan kopararak sunmayı da hiç kimseye tavsiye etmiyorum.  Ama kabul edilebilir ki de, Faroz/Farozlular da, tıpkı Trabzon’umuzun diğer mahalle/sakinleri gibi ya da ülkemizin diğer şehirlerindeki mahalle sakinlerimiz gibi, kendini yaşatacak durumda ya da kültürünü besleyecek durumda bulunmuyor. İşte asıl sorunumuz da bu, kaybettiğimiz ‘kimliğimiz’, Kolbastı/Faroz kesmesi veya ülkemiz için mutlaka bulmamız gereken de bu, ‘kendimiz’ oluyor…

Bu yazıyı, Kolbastı ile ilgili olarak, 11.02.2009 tarihinde görüşlerimi belirttiğim bir televizyon programında, Faroz Kesmesi’ni ilk oynayanlardan ‘Konstantin Muammer’i, sehven ‘Muzaffer’ olarak anmamdaki hatayı da düzeltmek için, ama asıl da, tarihe not düşmek için yazdım…

Selam Faroz’uma, Trabzon’uma…(Yayın tarihi: 11.02.2009/ilave:02.03.2009)…

 

 

Yazan:

 

Ahmet MUSAOĞLU

 Araştırmacı Yazar

http://www.ahmetmusaoglu.org

 

 

                                                                      Ana Sayfa  Eserler   Yazar Hakkında   Basın Galerisi   Videolar    Ziyaretçi Defter    Sunum İzle       İletişim