KOMÜNİZMİ, ANTİKOMÜNİZMİ
SEVDİYSENİZ;
ANTİİSLAMI DA SEVECEKSİNİZ!
(02 Ekim 2002)
    Birileri ´Vekil´ olmak için yatıp kalkerken, birileri de pek de az olmayan cahil bir zevatı Vekil yapıp Meclis’e gönderme uğraşı içersinde iken, dünyada çok önemli gelişmeler oluyor. ABD uyguluyor gibi görünse de, adına “uluslararası irade” de diyebileceğimiz birileri, varolan dünya düzenini değiştirme-düzenleme gayreti içersine girmiş bulunuyor. II.Dünya Savaşı sonrası ortaya koydukları “Caydırıcılık Doktrini”nin yerine, 21’nci yüzyıl başında, “Vurulmadan Vurma Doktrini”ni koymuş bulunuyor. Yeni ABD strateji belgesinde, “birinci tehdit olarak” terörizm gösterilmekte ama, teröre karşı mücadele denirken de, hiç de yabancısı olmadığımız bir slogan, “irtica (İslam) ile mücadele” kastediliyor.
Bu yeni oluşumun ortaya çıkışı, ABD’de yapılan 11 Eylül saldırısı sonrası gibi görünüyorsa da, hazırlığının 1990 yılından beri yapıldığı ortaya çıkmıştır. Soğuk Savaş Dönemi’nin 1989’da sona er(diril)mesinden sonra dünya politikası üzerindeki yeni yapılandırmalar, önce Bernard Lewis’in, “Müslüman Öfkesinin Kökleri” türünden yazıları ile gün ışığına çıkmıştır. Lewis, “Bu tarihi rakip (yani, İslam) bizim Yahudi–Hıristiyan mirasımıza ve seküler değerlerimize –her ikisinin dünya ölçeğinde yayılmasına– belki irrasyonel tarzda; ama kesinlikle tarihi nitelikte bir reaksiyon göstermeye devam etmektedir.” diyordu. Lewis’in, bu düşmanca çıkış noktasını, Musevi kökenli Samuel Hantington, “Medeniyetler Çatışması” tezi ile (1993) gidebileceği yere kadar götürmüştür. Huntington’un, ünlü tezinin odak noktasında da var olan yine “İslam” olmuştur. Bu tip görüşlerin alt yapı oluşturmalarından sonra da, mucizevi bir biçimde (!) yaşanan 11 Eylül saldırısı, 1989’da SSCB’ni yıkmalarıyla 10 yıl boyunca yoksun kaldıkları stratejik bir silahı, hedef düşmanı, düşmansız kalanlara geri vermiştir. Bu düşmanın adı ´terörizm´ denilse de, ´İslam´dır. İdeolojik makaleleri yazan ideolojistler eliyle İslam kimliği, olmadığı bir şeye, Radikal İslam yalanı ile terörizmle özdeşleştirilmiş bulunuyor. Ortaya koyulan 11 Eylül sergisi ile de, Hıristiyan-Yahudi ortaklığı, düşündükleri yeni dünya düzenini oluşturma fırsatını vermiş oluyor!
Hz.İsa sonrası tarihte, zaman zaman kırılmalar da gösteren bu ortaklığın son işbirliğini anlayabilmek için ise, II.Dünya savaşı sonrası dönemi, yani, 1948-1989 yılları arasındaki Soğuk Savaş Dönemi’ni hatırlamakta fayda vardır. Savaş sonrası (İsrail Devleti kurulmuş-) Komünist öcüsü oluşturulup, insanoğlunun önüne “kırk katır mı, kırk satır mı” mantığı ile konulup Doğu blokuna karşı NATO tercih ettirilmiş, İslam Coğrafyasında da buna uygun yapılanmalar oluşturulmuştur. Bu süreçte, 1970’li yıllarda dünya vahşet gölüne çevrilip, kan içiciler iştahlarını doyurduktan sonra, verdikleri görevi bitiren “komünist ütopya”yı yıkmışlardır. Yıkıcılar, Soğuk Savaş Döneminden sonraki şimdiki dünyayı da, yine kendi çıkarlarına uygun olarak yeniden yapılandırıyorşar. Yeni doktrinlerinde, Amerikan dış politikasını iki kutuplu dünyada ´caydırıcı güç´ olmaya dayandıran eski doktrini (düşmanı denetim altında tutarak etkisizleştirme uygulamasını) rafa kaldırmış bulunuyorlar. Bunun yerine, “ilk vuruş hakkının meşruiyeti” koymuş bulunuyorlar. ´Preemptive strike´ denen bu prensibe göre ABD, kendisine ileride sorun çıkartabilecek ülkeleri, onlardan bir saldırı gelmese dahi vurabilecektir. Afganistan’da yapılan darbe ile olan budur. ABD, bunu yaparken, yani istediği ülkeyi istediği zaman vururken, buna engel olabilecek uluslararası anlaşmaları da tek taraflı olarak tanımayacağını da ifade ediyor. Bay Bush, “Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM) kesinlikle reddediyorum. Bizi, askerlerimizin ve diplomatlarımızın mahkemede yargılanacakları bir konuma getirmeyeceğim.” demiştir. Tabii ki işbirlikçisi İsrail, ABD ile Amerikan vatandaşlarının UCM’de yargılanmamasını öngören ikili anlaşmaları imzalamış bulunuyor.
Soğuk Savaş Dönemindeki “kötü çocuk” rolünü başarıyla (!) oynayan ´Eski Rusya´ gibi, ´Yeni Rusya´ da, sözkonusu yeni düzene; güvenlik, ekonomik, politik ve sosyal konularda destek vermesinin yanında, Avrasya’da ortaya çıkacak olan ittifakları, yani, İslami hareketleri önleme görevini üstlenmiş bulunuyor. Kısaca da, geçmişte NATO düşmanı olarak gösterilen Rusya’nın, emperyalizm için ideolojik bir ihtiyaç olduğu ortaya çıkmış bulunuyor. Bunun gibi, Sincan eyaleti üzerindeki Müslümanlara baskılarını arttıran Çin de, İslam Coğrafyası üzerindeki Pakistan’daki gibi darbeci yönetimler de, emperyalizm için birer ideolojik ihtiyaç oluyor. Bu sebeple, geçmişte ´komünizm´i ve ´anti-komünizm´i sevmiş olanlar, ´anti-islamizm´ dolmasını da yutacaklardır! Ya, kendileri için yazılmış oyuna seyirci kalanlar?
Bir gazetede, “Kadının sesi çıkmalı. İyi de Derviş’in Türkçe bilmeyen eşi Cathy konuşsun, ama Tayyip Bey’in başörtülü eşi Emine hanım konuşmasın, hatta ortada gözükmesin istiyoruz. Burada bir tuhaflık var” denilse de, belki de asıl tuhaf olan, ´İnsanın Gerçeği´ne rağmen birilerinin hala, bir Hıristiyan-Yahudi ortaklığı olan (bugünkü ABD’nin rolü ileride kendisine verilecek diye düşündüğüm) AB ile, IMF ve Dünya Bankası’na olan düşkünlükleri olmaktadır! Kim ne kadar düşkün olursa olsun netice bellidir:

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır..” (Kur’an-ı Kerim : Bakara-2/120)