TİYATRO BİTMEZ : SUÇLU SİZSİNİZ, BİZİZ (25 Eylül 2002) |
|||
Ekonomimiz batmış, siyasetimiz tükenmiş, insan haklarımız elimizden alınmış, hukuk siyasallaşmış, neredeyse de özgürlüğümüz ve bağımsızlığımız elden gitmek üzere. Peki ama, bütün bunlar niçin oldu ve neden halen de olmakta? Bir müddettir bu köşeden anlatmaya çalışıyoruz. Başkalarını suçlamak kolay. Bilgisiz ve beceriksiz siyasetçileri, yanlış sosyo-ekonomik politikalar uygulayanları, darbelerle de ülke yönetiminin gidişatını kesintiye uğratanları, kısaca da, bizim dışımızdakileri hadiselerden sorumlu tutup, suçlamak kolay. Sürekli yazmaya çalışıyoruz, zor olan (olması gereken), suçun bizde olduğunu, suçlunun biz olduğunu görebilmektedir. Peki ama, görebiliyor muyuz? Seçim karar yüzünden birbirine giren üç liderden sayın Bahçeli, ortaklarını 3,5 yıldır görmemiş, yeni görüyor gibi, birine “PKK yatakçısı”, diğerine “entrikacı” diyor; sayın Yılmaz ise, kendisi gibi AB’ci olan sayın Bahçeli’yi, “AB’ye engel” görüyor, sayın Ecevit için ise, “Algılama zorluğu var” diyor; sayın Ecevit ise, “Demek ki doğru algılamışım” diyerek cevap veriyor ve birbirlerini tam 63 gün görmeyen bu insanlar, son toplanmalarından 63 gün sonra Fındık taban fiyatını belirlemek ve memurlara yapılacak zam için zirve toplantısı yaptılar. Bilindiği gibi de, Fındık taban fiyatını 1.615.000 TL.olarak belirlemelerinin yanında, memurlarımıza ve emeklilerine, net 57 milyon lira katkı sağlayacak olan kararı da aldılar. Aldılar ama, ne Fındık işi ile uğraşanları, ne de memurları memnun edemediler. Açıklanan Fındık taban fiyatını eleştirip, Ticaret Borsasını (TTB) suçlayarak, “Hükümet maalesef üreticiyi değil, sadece 30-40 kişiyi dikkate alıyor diyen FKB Yönetim Kurulu Üyesi ile, verilen taban fiyatını “kötünün iyisi” olarak değerlendiren TTB Başkanı, birbirlerini suçlaya dursunlar, Dünya nasıl dönüyor (!) bilmedikleri, ülkenin genel sorunları çözülmeden hiçbir özel (bölgesel) soruna köklü çözüm bulunamayacağını düşünemedikleri için söz düellosu yaparken, mağdur olan insan (kendileri adına konuşulan) üretici ise; gerek sivil toplum örgütlerinde, gerekse Meclis’te, neredeyse kendisinin sürekli fakirleştirilmesi için görev yapan (kendisini layıkiyle temsil edemeyecek) insanları iş başına getirdiği için, asıl suçlunun kendisi olduğunun farkında bile değildir. Kısaca; suçlu ne şu ne bu ne de Hükümettir. Bu gayri insani yapılanmanın sürmesine katkı koyan sizsiniz (biziz), siz (biz). Ağlamaya hakkı da olmayan siz (biz). Halkımız bu durumda da, “güngörmüşler katmanı” diyebileceğimiz memurlarımız ne durumda? Onların bu ülkenin gidişatını değiştirebilecek insanlar olduğunu hep düşündüm ama, kendisini tanımlayan 657 Sayılı Kanunu okumuş memur sayısı hiç de kabarık değil. Çünkü, memurlarımız da, içerisinde bulunduğu bozuk toplumsal yapının bir katmanı ve bu sebeple de diğer katmanların fazla önünde değildir. Özellikle 1980’li yıllardan sonra daha da bozulan bu ´toplumsal katman´ın temsilcileri olan ´Memur Sendikaları´nın, Hükümet ile yürüttükleri toplugörüşmelerinden bir sonuç çıkmayınca, soruna liderler zirvesi ile son nokta konulmuş ve memurların cebine (külfeti bir sonraki Hükümete devredilerek) net 57 milyon lira girecek olması sağlanmıştır. Bu komik zam sebebiyle de, Memur Sendikalarımız protestolara başlamıştır. Özellikle KESK’li kardeşlerimiz alanlara taşan eylemlerde başarılıdırlar ya, Kamu emekçilerinin haklarını aramak için alanlara taşıp, “Emekçiyiz, halkçıyız, kazanacağız” derler ama, diğer toplum katmanları gibi, başta kendilerinin kaybetmeleri için ellerinden gelen gayreti esirgemeyenlerin kendileri olduklarının farkında bile değillerdir. Bu satırları okuyan KESK’li arkadaşlarımız, bu düşünceme itiraz edeceklerdir diye de, hemen söyleyeyim ki, “adı her ne türlü sol” olursa olsun, “sol” denilen şey, esasında, adı emperyalizm olan uluslararası iradenin (Hıristiyan-Yahudi işbirliğinin) bir tiyatro oyunu olarak 19’uncu yüzyılda (Darwin, Marx gibi oyuncularla) ortaya koyulmuştur. Vahşi kapitalizmin sürmesi için ortaya koyulan bu oyunda, seyirci olmaları yüzünden, tercihler bu konuma uygun yapıldığı için, halen sürdürülmekte olan sömürü düzeninin sürmesine katkı koymaktadırlar. Kısaca, bilmem ne sol denilerek verilen oylar da bizim bugüne gelmemize sebebiyet vermiştir. Ağlamaya hakkı olmayanların fazla sayıda olduğunu düşünüyorum. Gelelim ´Türkiye Kamu Sen´e. Ülkenin pek çok yerinde eylemler gerçekleştirirken şehrimizde (Trabzon) tiyatrolu bir eylem gerçekleştirerek hükümeti protesto ediyor olsalar da, bu kesim de, oynanan tiyatro oyununda seyirci olduklarının farkında bile değildir. Üstelik, bugünkü hallerinden şikayetçi olan bu kardeşlerimizin hemen büyük çoğunluğunun, 3,5 yıldır sürmekte olan bir zulmün ortaya çıkmasına da vesile olmalarına rağmen (elimiz kırılsa da rey vermeseydik demelerine rağmen), yapılması muhtemel bir seçimde tercihlerini yine aynı yönde yapacaklarını da biliyoruz. Trabzon’da, Hamamizade Konferans Salonu’nda yapılmış olan bir toplantıda kendisine sorulan bir soruya, “milliyetçilik ülke kaynaklarının hortumlanmasını önlemektir” şeklindeki haykırışın sahibi olan Resul Akay gibi bir entelektüel insanın yenmesine, milliyetçilik diyerek neredeyse ülkenin bağımsızlığının kaybolmasına vesile olanların da ağlamaya hakları yoktur diye düşünüyorum. Bir diğer konfederasyon olan (benim de, geçmişte Trabzon’da İl Temsilciliğini yaptığım, kurduğum) Memur-Sen’e gelince; beyefendi bir insan, bir kültür adamı olan Rahmetli Akif İnan döneminde, sendikaya siyasi bir anlayış sızması önlenmişse de (-biz de Trabzon’da bunu yaptıksa da), bu durum, Akif Hoca’nın neredeyse sırtına bir elbise alamayacak duruma düşürülmesi ve yalnız bırakılması sonucunu (-Trabzon’da ise, kendi gücünü değil de, bulunduğu makamın sağladığı gücü kullanan sıradan bir insanın, şu bu olunabilir ama, adam olunamaz gerçeğinden sınıfta kalmasının sergilenmesini) doğurmuştur. Hz.Peygamberin, zulüm nereden, kimden gelirse gelsin karşı durulmalı anlayışı ve -emanet ehline verilmeli (görevi hakeden insana vermeli) öngörüsü bu kesimde diğer katmanlardan daha fazla kullanılır ama, daha az uygulanır olunması sebebiyle de bu kesimin büyük çoğunluğunun ağlamaya hakları olmadığını düşünüyorum. Eğer ne yaptığımızı bilmezsek , bakar ama göremezsek; verilen Fındık taban fiyatına da, yapılan komik zamma da (vb.) daha çok katlanırız, çokk...Ağlamaya hakkınız-hakkımız yok, ´tek suçlu´ sizsiniz, biziz: “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.” (Kur’an-ı Kerim : Şura-42/30) |
|||