MUTEDİL İSLAMCI PARTİ (!)
MODEL OLACAKMIŞ
(13 Kasım 2002)
    Cumhuriyet tarihimizin en başarısız hükümeti 3 Kasım 2002 seçimi ile tarihin tozlu sayfalarına gönderilmiş, AKP tek başına iktidarı gelmiştir. Bu sonucun ortaya çıkmasını; beceriksiz siyasetçilere, halkın parasını çatır çatır yiyenlere, komünistler seçimlere girebilir ama liselerde bile Başörtüsü takılamaz diyenlere (vb.) bir tepki olarak değerlendirmek mümkündür. Peki ama, milletvekili bile olamayacak olan Tayyip Bey’e gösterilen büyük teveccüh nasıl açıklanabilir?
Bu sorunun cevabı olarak, halkın O’nu, kendisinden biri olarak görmesinden ve daha pek çok şeyden söz edilebilir. Fakat, bilinebilen şey, Tayyip Bey fırtınasının iki sonucundan birisi, eski siyasetçilerin ve partilerin tasfiye edilmiş olması, diğeri ise, AKP ve CHP’nin seçimi kazanacaklarının, diğer partilerin de baraj altında kalacaklarının önceden belli olmuş olması idi. Böyle olunca da, seçim sonuçlarının gerisindeki arka planın (itici unsurun) ne olduğu önemli olmaktadır.
Hatırlanırsa, 1950 seçimi öncesinde de, halkı inleten bir yönetim, DP’nin seçim zaferi ile sona erdirilmişti. Seçim sonrasında ortaya çıkan ise, Türkiye’nin Batı dünyasına yönelmesinin “köklü” başlangıcı olmuştu. Bunun gibi, “bir başka köklü değişim” meydana getiren seçim sonucu da, 1983 seçimleri olmuştu. Bu seçim sonrasında ortaya çıkan hal ise, ülkemizin dünya liberalizmine ayak uydurmasının sağlanması olmuştur. Bu iki seçimin ve 3 Kasım seçiminin ortak özellikleri ise, iktidara gelecek olan partilerin seçim öncesinden belli olmuş olması idi. Bir başka ortak özellik de, her üç dönem öncesinde de ülkede, büyük sosyokültürel-ekonomik sorunların yaşanıyor olmasıydı. Bu “üç seçim” öncesi ve sonrasını, Nasreddin Hoca kıssasında olduğu gibi yorumlamak mümkün olabilir. Sizin, önce eşeğinizin kaybettirilmesi ile üzülmenizin, bulmanızın sağlanması ile de sevindirilmenizin sağlanması gibi bir şeydir bu. 1950 öncesinden gelen dini baskılara karşı, DP döneminde, “alın size Arapça Ezan, okuyun” denmesi gibi bir şeydir bu. 1980 öncesinden gelen can güvenliği olmayışı karşısında halkın, “artık askeri darbe gelsin” demesi, sonrasında ise “şunu seçin” emrine 1983’te Özal’ın tercih edilmesi tepkisi gibidir bu. 3 Kasım öncesinde izlenen Derviş’li politikalar sonucunda toplumsal cinnet geçirtilen halkın, başka tercihi kalmadığı için AKP’yi tercih etmesi gibi bir şeydir bu.
Bu görüşümüzün anlaşılabilmesi için de, 3 Kasım’dan önceki seçim (1999) öncesinde yaşanan, “katil başı”nın paketlenip adrese teslim edilmesi örneğinin seçmeni nasıl yönlendirdiğini hatırlamanız gerekir. Bunun gibi, 3 Kasım seçimi öncesi dönemde yaşanan hadiselerin iyi analiz edilmesi gerekir. Hatırlayınız, IMF istedi diye önce ortaya bir “çaplı kur” modası çıkarıldı. Olmadı. Sonrasında ortaya “dalgalı kur” çıkardılar. O da olmadı. Tam, dalgalar halkı boğmak üzere iken sayın Derviş’in erken seçim yolunu açması, DSP’nin parçalanma sürecinin başlatılması gibi faktörler, iktidarın AKP’ya teslim edilmesi sonucunu ortaya çıkarmış gibidir. Bunun gibi, AKP iktidarı gelmeden hemen önce sayın Derviş’ten sonra görevi alan sayın Mahzun Türker’in, halkın cinnet hali sebebiyle IMF’ye öngördüğü, “sosyal politikalar uygulayalım” önerisine verilen “hayır” cevabına karşılık, aynı IMF’nin, yeni kurulacak hükümetin sosyal politikalar uygulamasına imkan tanıyacak olması, IMF’nin de, seçim öncesi ve sonrasındaki tercihini ortaya koyar gibidir.
Seçim sonrasında ise, dış’tan, AB’den ve uluslararası Batılı finans kuruluşlarından yeni kurulacak hükümete işbirliği teklifleri yağıyorsa, içte de, Tayyip’le olmaz diyen bazı büyük sermaye guruplarının AKP’ye yaklaşımlarının 180 derece değiştiği gözlemlenebiliyorsa, medyada sayın Oktay Ekşi bile, “yok yere sorun çıkarmayalım, AKP’ye anlayışla yaklaşalım” diyebiliyorsa, ayrılık ve ayrışıklığıyla tanınan Deniz Baykal bile, muhalefeti Ak Parti’nin arka bahçesi platformuna dönüştürmüşse bütün bu ve benzeri çarkedişlerin sebebinin seçim bereketi olmaması gerekir. Görünen o ki, AKP iktidarına da, geçmişte DP ve ANAP’a yüklenen misyon gibi bir misyon yüklenilmiş gibidir. AKP’ye biçilen misyon, siyasi sistemin demokratikleştirilmesi ve liberalleştirilmesinin yanında, AB’nin Hıristiyan Kulübü olduğu düşüncesini kırmaya da dönük bir yaklaşımı da içeren, Müslüman’a yeni bir kimlik kazandırma misyonudur.
Ne yazık ki AKP, kendisine biçilen bu misyona uygun işe başlamış gibidir. Avrupa Birliği (AB) dinamiği sayesinde değişim (!) AKP’nin hedefi gibi görünüyor. Tayyip Bey, daha iş başına gelmeden; yurtiçindeki yabancı derneklerin faaliyetlerini kolaylaştırmak için yasa değişikliğine gidileceğini, dini vakıfların gayrimenkul alımlarının kolaylaştırılacağını, yabancı vakıfların şube kurmaları üzerindeki sınırlamaların kaldırılacağını içeren 9 maddelik reform (!) belgesini AB Büyükelçilerine sunmuş bulunmaktadır. Oysa, bugün bu rolü üstlenenler için Osmanlının batırılış öyküsü, bir ibret vesikası olarak önlerinde durmaktadır. Biliniyor ki, “Osmanlı’da da, liberal ekonomi ile kapılar açılmış yabancı sermaye ülkeye girmiş, azınlıkların ve yerli işbirlikçilerin desteğiyle de ekonomiye egemen olmuştur. Sonrasında ise, tıpkı bugünkü gibi azınlıkların korunması gibi amaçlarla da emperyalizmin işgali tamamlanmıştı.”. Bu kesin delil, AKP’nin, kendisine yüklenen misyondan uzaklaşması için yeterli değilse, Avrupa Anayasası’nı hazırlama Konvonsiyonu Başkanı, d’Estaing’ın, ayrı kültürden gelen Türkiye ile AB’de de bir arada olamayız şeklindeki açıklaması fazlasıyla yeterli olmalıdır.
Bugünlerde Batı Medyası AKP’nin iktidarını, “ilk kez demokrat İslam hükümeti” olarak niteliyor ve dünyaya örnek olarak gösteriyorsa, bizim medyamızda da, “İslam ile demokrasinin pekala birarada mümkün olabileceğinin somut kanıtı haline gelecek bir Ak Parti yönetimindeki Türkiye, 11 Eylül sonrası dünyaya mükemmel bir örnek sunabilecektir.” , “Gençlere bir canlı bomba haline getirenlere Batılı bir şey diyemez ama, AKP iktidarı tembel tembel oturup oraya buraya dinamit koyacağınıza, gidin çalışın...bir baltaya sap olun...” açıklamaları yapılıyorsa, başarılı olmasını gönülden istediğim AKP’nin. kendisine biçilen bu misyonu, Graham Fuller’in önerdiği, “İslam dünyasında Laik devlet değil, mutedil İslamcı parti model olacaktır.” ifadesindeki rolü üstlenmemesi gerekir.
Tayyip Bey partisi için, “Muhafazakar Demokrat” diyor. Bu tanıma, Fuller gibi ideolojistler, “Müslüman Demokrat” diyor (A.ge.). “Müslüman Demokrat” tanımı, emperyalist olmasının ötesinde, çok da saçma. Çünkü, İslam, ilahidir. Demokrasi ise dünyevidir. Kimse de, dini olan ile dünyevi olanı birbirine karıştırmasın. “Müslüman Demokrat”, olmaz. Çünkü, ilahi olan, kendisine inanan insanı (sadece) Müslüman olarak tanımlar:
“Bundan evvelki kitaplarda ve bu KUR’AN’da size müslüman ismini Allah taktı.” (Kur’an-ı Kerim : Hac-22/78)
Müslüman olarak can verilmesinin istenilmesinin sebebi de budur :

“Ey Müminler... her halde müslüman olarak can verin” (Kur’an-ı Kerim : İmran-3/102)