ÇALINAN RUHUMUZ, HIRSIZ BELLİ
(04 Aralık 2002)
    Yarından itibaren bütün Müslümanlar bayram sevinci ile dolacaklar, bayramı yaşayacaklardır. Hemen her bayram olduğu gibi bu bayramda da, “ah nerede o eski bayramlar” muhabbetini yapacaklardır. Peki ama, “nerede o eski bayramlar?” deyişimiz, yalnızca yaşamaya, ya da yaşlanmaya dönük bir “ah çekiş” ifadesi midir? Yoksa, olmasını (gelmesini) istediğimiz, ama olmayan (gelmeyen) bir özlemi mi dile getirmektedir. Bu vahlanışın arka planı nedir (?) sorusunun cevabını arayalım istedik.
Bayram olgusuna baktığımızda, aslında, şimdiki bayramlarla “ah nerede eski bayramlar” dediğimiz bayramlar arasında pek de fark görülmemektedir. Çünkü, geçmişte olduğu gibi günümüzde de bayram, yine camilerde kılınan “bayram namazı” ile başlamakta, bilahare evin büyüklerinin camiden dönüşünde aile fertlerinin bayramlaşmaları ile, sonrasında ailecek yapılan rahmete kavuşmuşların kabir ziyaretleri ve diğer aile büyüklerine el öpmeye gidişlerle ve de kapı kapı ama sırasıyla yapılan eş, dost, akraba ziyaretleri ile, gidilen her evde tutulan şekerler, tercih edilen çikolatalar, yenilen tatlılar ve de yapılan muhabbetler sonrası tekrar eve dönüş ile ilk perde iner. Biraz nefes alalım derken, yapılan iade-i ziyaretler ile yeniden başlayan hareketlenme, bayram davulcusunun bahşişini almak için yaptığı ziyaretle, bir tatlı kargaşa, bir coşku ile sürer gider. Bir ibadetin mükafatı bayram, bu. Dün de, bugün de bu. Fakat, yine de eksik olan bir şeyler var, değişen bir şeyler var.
Peki ama, “esas itibariyle” değişen bayramlar olmadığına göre, değişen biz miyiz? Evet...bunun cevabı, bizi “biz” yapan inancımızdan kopmamız, sosyo-kültürel sapmamızdır. Yani, kültür asimilasyonu (yabancı kültürlerin içinde erimek, ona benzemek), kültür alinasyonu’dur (kendi kültürüne, kendi toplumuna yabancılaşmaktır). Kendi kültürümüze yabancılaşırken, yerine bir başka kültürü yaşamaktır. Öyle olduğu içinde bayramlardan da, yaşadığımız günlerden de keyif-tat alamaz, “nerede eski bayramlar, nerede eski günler” diyerek “ah çeker” olduk. Peki ama, bu duruma nasıl geldik?
Birileri “medeniyet çatışması” şimdi sürmüyor dese de, sürüyor ya, işte bu durum, geçmişte de yaşanıyordu. Batıda 18-19’ncu yüzyılda makinenin kullanılmasıyla ortaya çıkan üretim fazlalığı bile bu savaşta kullanılmıştı. Sorun olan üretim fazlalığı iç pazarda tüketilemediği için yabancı pazarlar bulunmalı, bunu sağlayabilmek için de yeni tüketim yolları bulunmalıydı. Doğulular Batılı için pazar olmalı ve Batılının üretim fazlalığını tüketmeliydiler. Bunun olabilmesi için ise, Doğuluların, sahip oldukları kimliklerinden (kimliğini belirleyen inancından) uzaklaştırılmaları (değiştirilmeleri) gerekiyordu. Böylelikle, bir taşla birkaç kuş vurulacak, uygarlık düşmanı (!) Doğulular, hem kendileri olmaktan uzaklaşacaklar (yozlaşacaklar), hem de üretim fazlalıklarını tüketmiş olacaklardı. O dönemin küreselleşmesi (her dönemdeki emperyalizm) bu idi. Fakat, bir sorun vardı. Doğulu halkları kimliklerinden uzaklaştırıp tüketime zorlamak o kadar da kolay değildi. Bu nasıl başarılacaktı? Cevap açıktı: Toplumsal yaşam biçimleri (yaşamlarını belirleyen inançları) değiştirilmeliydi.
Peki ama, bir toplumun ruhu, düşünce ve hayat tarzı, nasıl ve kim tarafından nasıl değiştirilebilirdi? Bu iş için, bilimadamlarını, düşünürleri, kısaca, (tıpkı, bugünlerde bize, -siz Müslüman Demokrat olmalısınız- diyen görevlendirilmiş ideologlar gibi) ideologları görevlendirdiler. Bu kötülük odakları, bir “sahte tarih modeli” yazdılar. Bugünkü Yunanistan ile özdeşleştirdikleri “Eski Yunan” yalanı ile medeniyetin Batı’ya, Batılıya has olduğunu, uygar (medeni) olmak isteyenin Batılı gibi olması gerektiğini iddia ettiler. Darwin, Engels, Karl Marx, Freud gibi maşaları ile Doğululara, “sen hayvansın, sen barbarsın” dediler. Afrika’nın, insanoğlunun maymun olarak ortaya çıktığı, Asya’nın ise, yarımaymun-yarıinsan olarak bulunduğu yer olduğunu söylediler. İnsan olarak bulunma şerefini (!) ise Avrupa’ya verdiler. İlk insanın Avrupa’da ortaya çıktığı yalanını ileri sürdüler.
Kısaca, insan (uygar) olmak isteyenin Avrupalı olmak zorunda olduğunu beyinlere çivi gibi çaktılar. Doğululara, siz uygar değilsiniz, insan olmak istiyorsanız bizim gibi yaşamalısınız dediler (11 Eylül hadisesi sonrası, İtalyan ve İngiliz Başbakanlarının Avrupa dışındaki insanları uygar kabul etmeyişleri, ABD Başkanının, -ya bizden olacaksınız ya da ötekilerden- demesi de bu yüzdendir). Doğululara; nasıl giyinecekleri, nasıl düşünecekleri, neyi sevecekleri, kısacası, nasıl yaşayacaklarını sundular. Modernizm denilen kimlik değiştirme vasıtasını, insanoğluna medeniyet adı altında sundular. Medeniyet, Batılı olmakla eş anlama sokulduğu için de, empoze edilen modernleşme ile Doğulu toplumların kendi geçmişinden devraldıkları kimliklerini belirleyen her şeyi atmalarına sebep oldular. Kendi kültüründen yoksun, kimliksiz topluluklar meydana getirdiler. Bütün bunlar, yerli aydınlarla (!) işbirliği yapılarak sağlandı. Beyinlerin kirletilmesiyle de, (halen de süren) yeryüzünün en büyük kirliliği meydana getirilmiş oldu.
Bu kirlilik sebebiyle, kökenimizi, milli kültür ve karakterimizi belirleyen özellikleri unuttuk. Bizi Asimile ve Aline eden toplumun hayat tarzını yaşamaya başladık. Bize ait olmayan bir kültür, kendi kültürümüzün yerini alınca da, kendi benliğimize yabancılaştık. Biz, “biz” olmaktan çıktık. Böyle olunca da, “ah nerede eski bayramlar” diyerek hasret çekip duruyoruz. Çünkü, çöktük. Çözülüşümüz ekonomik değil, kültürel olmuştur. Kültürel kimliğimizi koruyamadığımız için de, iktisadi de olmuştur. Halen de süren, “kültürde küresel yozlaştırılma” sebebiyle de, gittikçe daha kültürsüzleşiyor, daha çok kimliksizleşiyoruz. AB’ye alınmamız için lobi yapan ABD’nin bu çabasını Alman Dışişleri Bakanı Joska Fısher, “birinin uzun yıllar arkadaşlık yaptığı kızı dostuna evlenmesi için önermesine” benzetmesi de , ne duruma düştüğümüzü açıkça ortaya koymaktadır.
Verilse, bir şey olacakmış gibi, ne idüğü belirsiz bir “tarih almak” için kapısında kaldığımız Batılı, sabah kahvaltısında ve öğle yemeklerinde bize oruç bozdururken, 1980 sonrası bize yüklediği “Ilıman İslam”dan, bugün bize biçtiği yeni kimliğe, yani “Müslüman Demokrat”lığa (!) geçişimiz karşısında rahatlamış gibidir. “Görülüyor ki AKP’yi -Müslüman Demokrat- kalıbına döküp formatlamak Batı’yı rahatlatmış(tır).” . Formatlananlar (kendi kültürüne yabancılaşanlar) ise, kendilerine “katolik nikahı” yapılmasını beklerlerken, kendi kültürüne yabancılıklarını (hem de) Kültür Bakanı ile sürdürmektedirler. Sayın Bakan, Tayyip Bey’i, bilimdışı, din dışı bir mitolojik kahramana, tanrılardan ateşi çalarak medeniyeti getirdiği ileri sürülen Prometheus’a benzetebilmektedir . Çünkü, bizi biz yapan Ruhumuz çalınmıştır.
Hal bu olunca da, ´ruhu çalınan´ı kökeni (kültürü) kabul etmemektedir. “Ünlü yazar Orhan Pamuk'un annesi Şekûre Pamuk, oğlunun kendisini -ateist bir aileden gelme ateist- olarak tanımlamasına sert tepki gösterdi. Hürriyet'i arayarak tepkisini dile getiren Şekûre Pamuk, -Oğlum kendi adına konuşsun, ben kendi adıma konuşurum. Biz ateist filan değiliz. Haberi okuyunca oğlumdan nefret ettim.’’ demiştir .
Annesinden oğlunu çalan hırsız, “katolik nikahı” istenenlerdir. İsteyenlere söylenen de bellidir :

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır...” (Kur’an-ı Kerim : Bakara-2/120)