´YERLİ´Yİ ÖLDÜRMEK VEYA
BOR ÖYKÜMÜZ (I)
(11 Aralık 2002)
   AKP iktidarı başlarken Tayyip Bey’in açıkladığı Acil Eylem Planı’nda; "yabancı sermayenin özendirilmesiyle ilgili düzenlemeler yapılacağı, madencilikte özelleştirilme çalışmalarının sonuçlandırılacağı, Bor işletmesinin özerk bir yapıya kavuşturulacağı gibi öngörüler yer almıştır. Bütün öngörüler için de, metni dosyalayıp bizi sınayın denilmiştir. Biz, ilk kez Osmanlı’da vizyona sokulan bu filmi Özal döneminde seyrettiğimiz için de, sınamaya bile gerek olmadan değerlendirelim istedik. Yabancı Sermaye ve Bor Madeni’nin öyküsünün, “yerli”nin (Osmanlı’nın da) yıkılış öyküsü olduğu bilinsin istedik.
Bugün, çağdaş dünyadan ayrı kalamayız, küreselleşme teraneleri var ya, benzeri safsatalar Osmanlı’da da vardı. Osmanlı da, döneminde tam küreselleşmişti! Biz daha Avrupa Birliği’ne girmeden AB’nin “Gümrük Birliği”ne girdik ya (rahmetli Özal’ın girişimi, Tansu Hanım’ın gerçekleştirdiği bu süreç tam bir teslimiyet ve maddi kaybımız oldu ya), eğer bu marifetse, Osmanlı bunu 19’ncu yüzyılda gerçekleştirmişti. 1838’de imzalanan Baltalimanı Osmanlı-İngiliz Serbest Ticaret Antlaşması ve 1841 yılına kadar diğer başka Batılı ülkelerle de yapılan benzeri antlaşmalar, Osmanlı ekonomisini “en liberal ekonomi” durumuna getirmişti. Batışın başlangıcı olan Baltalimanı antlaşması ile “yerli sanayi” çökmüş, İmparatorluk Batı sanayiinin açık pazarı haline gelmişti. Osmanlı halkı (tıpkı Özal dönemindeki gibi) üretmeden tüketiciliğe zorlanmış, sadece tarımsal üretime yönlendirilmesi ile de köylülüğe mahkum edilmişti . Bu yapılırken, Osmanlı’nın tüm zenginlikleri Batılı’nın açlığına (!) sunulmuş, buna karşın Osmanlı’ya sunulan ise, (Özal’la birlikte de sunulan) Serbest Piyasa Ekonomisi uygulaması ile, “halkın refahı artacak” yalanı olmuştur. 1849’da, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Palmerston, “-Ticaret ilişkilerinde Osmanlı Devleti bütün öteki devletlerden çok daha serbest müsaderelerde bulunmaktadır...Sultanın tebaasının servet ve refahı artacak, sanayi önemli bir gelişme sağlayacak, bunu gerekli kişilere anlatın...(diyordu).” . Anlatılınca (!) olan, Osmanlı’nın -Hasta Adam- lakabını kazanması oldu.
Hal bu olunca da, Osmanlı “yabancı sermaye”yi keşfetti! Mustafa Reşit Paşa, Kırım Savaşı (1853) sonrası 28 Mart 1854’de yabancılardan ve Galata Bankerlerinden borç para aldı. Sultan Abdülmecit’in, “Söyler misin paşa, ceddimiz mazideki bu çeşit dertlere nasıl çare bulmuşlar? Tebadan imdadiye alarak meseleyi hal yoluna nasıl koymuşlar, araştırıyor musunuz? Kendi insanımıza ve kaynaklarımıza güvenmek yerine niçin Avrupa’dan para istiyoruz?” şeklindeki feryadını duymayan Paşa için “adam olmak” kapısı ise, (bugünlerdeki gibi) Batı idi, Batılı olmak idi. Tıpkı, Hollanda’dan ülkesine dönen Çar Petro’nun, soğuktan üşüdükleri için de sakal bırakan Rusların sakallarını kestirmekle ülkesinin çağdaşlaşacağını zannetmesi gibi o dönemde de kılık kıyafetle uğraşılıyor, dairelere padişah resmi astırmak, memurların sakallarını kesmek, setre pantolon giymek maharet sayılıyordu. Başlatılan Osmanlı’nın dış borçlanma sürecinden bir müddet sonra, borçların geri ödenmesi için yeniden borçlanmaya gidilmesinin hazin öyküsü ise, günümüzdeki perişanlığımızın da öyküsü oluyordu.
Alınan borçlarla birlikte buyruklar da peşinden gelir ya, bu durum, Batılılara Osmanlı’dan, gayrimüslimler lehine (tıpkı, bugün AB’ye üye olabilmek için vermeye hazır olduğumuz tavizler gibi) yeni haklar koparma imkanı verdi. Bugünlerde AKP iktidarına da yaptıkları gibi, o dönemde Padişah’a da, reform (!) yolunda sağlam adımlar atması tavsiye edildi. Daha Kırım Savaşı sürerken müttefikleri (!), Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki ayrıcalıkların ortadan kaldırılmasını Osmanlı’nın kabul etmesini barış için ön şart koşmuşlardı. Bu isteklerini Abdülmecit kabul etti. 18 Şubat 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı ile de ilk kez “yabancı sermaye” yatırımlarına izin verildi. Kırım Savaşını bitiren 30 Mart 1856 tarihli Paris Antlaşmasına, Islahat Fermanıyla ilgili eklenen Madde-9 ve 1862 yılında yayınlanan Maden Nizamnamesi’sinde yer alan bir başka madde ile de imparatorluktaki gayrimüslimlere emlak alma müsadesi dahil çeşitli haklar verildi. Olan bu olunca da, Balıkesir’deki Bor madenlerinin İşletme imtiyazı, 1856 yılında, “Des Mazures” adındaki bir Fransız şirketinin eline geçmiş, bu şirket ise imtiyazını, “Boraks Company” adlı Fransız-İngiliz şirketine devretmekte gecikmemiştir. İşte, Tayyip Bey'in, AB Büyükelçilerine, “yapacağız” vaadi ile sunduğu (azınlıklara emlak alımını da kolaylaştıran) reform (!) belgesi ve “Acil Eylem Planı”nda yer alan madencilikte (Bor) özelleştirilme çalışmalarının sonucunda olacak olan da budur, yani “dün”dür.
Dün (1875 yılında) Osmanlı, dış borçların ödeyemez hale gelince iflas ettiğini açıklamıştı. Borçlanma kısır döngüye de girdiğinden, borç veren ülkelerin alacaklarına karşılık olarak devlete ait mülk ve teşebbüsler ile bunlara ilişkin gelirler ipotek edildi (gelecekteki korkumuz da budur). Bu gelirleri toplayacak olan Düyunu Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi (1882) ise, bugünkü IMF’nin ve Dünya Bankası’nın dünkü “ata”sıdır. Kısaca da, “dün” bugün’dür.
Bugün Bor henüz bizim gibi ama, dün (1887’de), tüm direnişlere karşın Bor yatakları işletme hakkı İngilizlerin eline geçmişti. Fakat, yabancıların (bizim ülkemizde) kendi aralarındaki rekabeti, Bor işleten yabancı firmaların bir araya gelerek ünlü “Boraks Consolidated Ltd.” kurmalarıyla (1889) son bulmuştur. Bu dönemde yabancı sermaye, içerdeki “yerli olmayan yerli”ler (işbirlikçiler) sayesinde halkın madenini ve arazilerini herhangi bir yatırım yapmaksızın elden ele dolaştırmıştır. Bu durum, “yükselme dönemi”nde madencilik alanında güdülen kamu yararı (devlet sektörü) ağırlıklı politikaların yerini, İmparatorluğunu son döneminde uygulanan yabancı sermaye’nin (özel sektörün) gözetildiği politikalar alması sonucu ortaya çıkmıştır. Bugün 58.Hükümetçe de beklenen yabancı sermaye, dün İmparatorluğun sonunu getirmiştir.
1858’de İzmir-Alsancak Tren istasyonunun temel atma töreninde konuşan dönemin İngiltere İstanbul Büyükelçisi Lord Stratford de Redcliffe’nin, “Bu demiryolları sanayi ürünlerimizin Türkiye’ye girişini kolaylaştıracak faydalı bir sermaye yatırımı olacağını umuyoruz. Hepimizin bildiği gibi Türkiye’nin yeniden canlandırılmasında Avrupa’nın her zamankinden daha çok çıkarı vardır.” sözleri , başlangıcı 1838 (-1854) yılına giden hazin bir yıkılış öyküsünün de özetidir. Yabancı sermayeye dikensiz gül bahçesi sunanların bilmeleri gereken öyküdür.
Osmanlı Döneminde “yabancı sermaye”, borçların ödenmesini Duyunu Umumiye ile sağlama almıştı. 57’nci Hükümet döneminde ise, Dünya Bankası’ndan gelerek Devlet Bakanlığı’na atanan ve dış borçların ödenmesini sağlam kazığa bağlayan bir program açıklayan Kemal Derviş yönüyle almıştır. “Dünya Bankası Başkanı James Wolfensohn, Le Monde gazetesine açıklamış: -Derviş’i Türkiye’ye biz gönderdik-. Biz, Derviş’i Ecevit çağırdı sanıyorduk, ama artık gizlisi saklısı yok, ekonomi Bakanımız seçilmiş değil...Atanmış...Ama dışardan atanmış. Ey Osmanlı! Senin son yıllarında düştüğün çukur, bizimkinin derinliği yanında düz kalıyor.” .
Not: Haftaya 1923-1960 arası dönem