´YERLİ´Yİ ÖLDÜRMEK VEYA
BOR ÖYKÜMÜZ (II)
(18 Aralık 2002
   Henüz Cumhuriyet ilan edilmeden önce, 1 Mart 1922 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk, madencilik alanına ilişkin açıklamasında, “Ekonomi politikamızın önemli olanından biri de toplumun genel faydasını doğrudan doğruya ilgilendirecek kuruluşlar ile, ekonomik alandaki teşebbüsleri, mali ve teknik gücümüzün ölçülerine uygun olarak Devletleştirmektir. Bu arada topraklarımızın altında el değmemiş halde duran, maden hazinelerimizi az zamanda işleterek milletimizin yararlanmasına açık bulundurabilmek de ancak bu uygulamayla mümkün olabilir.” demiştir .
Fakat, daha “Lozan görüşmeleri sırasında gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresi...barış görüşmelerinde Batı dünyasında bir mesaj vermesi açısından yabancı sermayeye belirli güvenceler istemiştir....Yabancı sermaye konusunda da kongrede bağlayıcı kararlar alınmıştır.” . Madencilik alanında yapılan düzenlemelerde de, özel sektöre öncelik tanınmıştır. Bu sebeple de, Cumhuriyetin ilk dönemi diyebileceğimiz 1923-1932 arası dönemin temel tercihi, kalkınmayı özel sektör-yabancı sermaye yoluyla gerçekleştirme düşüncesi olmuştur. 28 Mayıs 1927’de kabul edilen 1055 Sayılı Kanun ile özel sektör büyük ölçüde teşvik görmüştür (58’nci Hükümetin; ücretsiz arazi tahsisi, vergi muafiyetleri, gümrük ve ithalat vergisi gibi pek çok teşvik unsuru bu dönemde uygulanmıştır). Fakat, zaman içersinde yanlışlık görülmüştür. “....geri kalmış bir toplumda Özel (sektör) Girişimin gerçek bir sanayileşmeye yanaşmayacağı, dışarıda üretilen sanayi ürünlerini içerde satarak kar etmeyi yeğleyeceği anlaşılmış oldu.” .
Cumhuriyetin bu ilk oniki yılında uygulanan özel sektör ve yabancı sermayeye dayalı politikanın başarıya ulaşmadığının görülmesinden sonra ekonomik politikada belirgin bir değişme olmuş, 1932-1939 yılları arasında devletçi bir ekonomik politika izlenmiştir. Çok sayıda yabancı sermayeli kuruluş bu dönemde kamulaştırılmış, milli sanayiinin gelişmesine de katkı koymak için 1933 yılında Sümerbank ve Petrol ile Altın arayacak iki kurum oluşturulmuştur. Devlet öncülüğünde bir sanayileşme hamlesi başlatılmıştır. “...devletçiliğin...başladığı 1932 yılıyla...1939 yılı arasında geçen 7 yıl içinde Türkiye’nin bilim, sanayi hatta tarım alanında gerçekleştirdiği gelişmeyi hiçbir zaman hiçbir toplumun....gerçekleştirmediğini çekinmeden söyleyebiliriz.” . 1935 yılında MTA ve Etibank kurulmuş, madencilikte denetim sağlanmıştır. MTA bulmuş, Etibank işletmiştir. “Yerli” olanların zaman içersindeki başarıları, yabancı sermayeyi ve “yerli olmayan yerliler”i memnun etmemiş ve bu iki güzide kurumumuzu yok etmelerini gerekli (!) kılmıştır.
Atatürk sonrası ekonomik politikalarda önemli değişikliklere gidilen 1940-1950 arası dönem ise, çok büyük ekonomik daralma ve sosyal sıkıntıların yaşandığı bir dönem olmuştur. II.Dünya Savaşına girmememize rağmen de savaş ekonomisi uygulanmış, devlet üretim teşebbüslerine el koymuş, vergileri arttırmış, Milli Koruma Kanunu yürürlüğe girmiş (1940), ekonomide gerilemeler başgöstermiştir. Savaş sonrası Yalta’da toplanan (1945) ABD, Rusya ve İngiltere, o dönemin “Yeni Dünya Düzeni”nin (küreselleşmesinin) temelini atmışlardır. Yalta küreselleştirmesi (!) sonucu olarak, ABD, çıkarlarına uygun politikalarını ülkemiz üzerinde yoğunlaştırmıştır. Dönem başlarında yurt içi kaynaklara dayalı bir çaba görülürken, dönem sonlarına doğru dış kaynaklara dayalı bir uygulama yürütülmüştür. CHP’nin 1947 Kalkınma Planı’nda yer alan dış kaynaklı (yabancı sermayeli) kalkınma stratejisi, ABD’nin uyguladığı “Marshall Planı”na uygun ana çizgiler ortaya çıkarmış, ilk dış yardım (borç) bu dönemde alınmış, 1950’ye gelinmeden yabancılara, hemen her alanda ayrıcalıklar verilmiştir. Bor yataklarının üretim ve ham ürünün dış satımı ise, 1950 yılına kadar tek üretici olarak İngiliz Borax Consolidated Ltd.’nin elinde ve denetiminde kalmıştır .
1950-1960 arası yaşanan Demokrat Parti döneminin ilk dönemi diyebileceğimiz 1950-1954 arası dönemde, bir önceki dönemden gelen “dışa bağımlı” kalkınma stratejisi devam ettirilmiştir. 15 Mayıs 1951’de Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a sunulan Barker Raporu’nda, Türkiye, Batılının tahıl deposu ve hammadde ihtiyacını karşılayan bir “tarım ülkesi” olarak düşünülmüş, özel (-yabancı) sektörden yana bir madencilik politikası kabul edilmesi öngörülmüştür. Bunun yanında, MTA’nın çalışma sonuçlarının halka sunulmasının istenilmesi ise, Barker raporu vasıtasıyla yabancı sermayenin, pahalı olan maden arama aşamasına katılmaksızın özel sektör yoluyla yer altı kaynaklarımıza kolayca ulaşmasının sağlanması olmuştur. Dolayısıyla da, DP iktidarının bu ilk dönemi, “yerli olmayan yerli sektör”ün (dolayısıyla da yabancı sermayenin) önünün açıldığı dönem olmuştur. 1954’de çıkartılan (1985’de yasalaşan ve MTA’yı tamamen bitiren 3213 Sayılı Maden Kanununun çıkmasına kadar yürürlükte kalan) 6309 Sayılı Maden Kanunu ile, özel girişim ve kamu girişimlerine eşit davranılması ilke olarak benimsenmişse de, öncelik hakkıyla MTA hep bir adım önde olmuştur.
DP’nin ikinci dönemi sayılabilecek 1955-1960 arası dönemde ise, bir anlamda, Cumhuriyetin ilk (1923-1932) dönemindeki özel (-yabancı) sektörcü uygulamanın yanlışlığından dönülmesi gibi olmuş, 1955 yılında 6224 sayılı yabancı sermayeyi teşvik kanunu çıkartılmış olsa da, 1954 yılında çıkarılan 6309 Sayılı Yasa ile devlet sektörünün, MTA ve Etibank ile büyük işler görmesi sağlanmıştır. 1956’da Etibank, MTA’nın Emet’te (Balıkesir) bulduğu Bor tuzu sahalarını işletmek üzere ilk şantiyesini kurmuş, 1959 yılında Dünya Bor pazarına ikinci ihracatçı şirket olarak çıkmıştır. Fakat, Osmanlı’nın yıkılış öyküsü olan Bor’un öyküsü, Cumhuriyet Hükümetlerinin de hazin öyküsü olmuştur. “..1957 yılında Yakal Borasit A.Ş.’den Doğu Almanya’ya Kolemanit (Bor Tuzu) götüren gemi, NATO tarafından Çanakkale’de durdurul(muştur)..” . Kısaca, Bor’umuz vardı ama, sattırmıyorlardı. Hal bu olunca da, Bor yataklarımızın ABD’nin denetimine girmesi kabul edilmiş oluyordu. Müttefiklerinin dün Osmanlı’ya yaptıklarını, Cumhuriyet Hükümetimize müttefikleri yapıyordu. Ekonominizin “yabancı sermaye”ye teslim edilmesi isteniyordu. Ekonomimizi “yabancı sermaye”ye teslim etmek ise, çöküşümüzü hazırlayacak, bağımsızlığımızı yitirmemize sebep olacak bir hadisedir.
Türk Einstein’ı denilen Prof.Dr.Oktay Sinanoğlu, “....yıllardır, -yabancı yatırım ve teknoloji gelecek, kalkınacağız- dediler. Gele gele Hamburger, bir de Kola geldi. Onun da etini dışarıdan getiriyorlar. O zaman dedik ki: -Bunlara kanarsanız sonunda Türkiye kalkınamaz, Türkiye’de yabancılar kalkınır-.” . Olan da bu ve de “yerli olmayan yerli”lerin (işbirlikçi sermaye’nin) kalkınması oldu.
Not: Haftaya 1961-1990 arası dönem