´YERLİ´Yİ ÖLDÜRMEK
VEYA BOR ÖYKÜMÜZ (IV)
(01 Ocak 2003)

   Türkiye, bugün Avrupa Birliği (AB) denilen dünkü AET ile yaptığı 12 Eylül 1963 tarihli Ankara Antlaşması gereği, 1 Aralık 1964 tarihinden itibaren “ortak üye” statüsüne girmiştir. 1965’te hükümet olan Sayın Demirel’in, AET’yi halka sunuşu hep ekonomik bir teşekkül olarak olmuş, Sayın Erbakan’nın, “AET ekonomik birlik değil, siyasi birliktir” açıklamalarını da hep reddetmiştir. Bugünden o güne baktığımızda, “AET ekonomik birliktir” denilerek halk kandırılmıştır.
Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), AB olduktan sonra da, “bizi kabul buyurun lütfen”ciler durmamıştır. AB, Türkiye'nin 1987'deki tam üyelik başvurusunu 1989'daki “hayır” cevabıyla Türkiye’ye bildirdikten sonra, rahmetli Özal, gerekmiyorken (1989), “üye olmasak da Gümrük Birliği'ne gireceğiz” dedi. Özal’ın girişimini Tansu Çiller’in imzası izledi. Başbakan Çiller, Avrupalı olmadan Avrupa’nın sorumluluklarını üstlenme şartnamesini 6 Mart 1995’te imzaladı. Bir iki eski tüfek solcu ile, günümüzün Saadetli (SP) ve Aklı (AKP) olarak ayrılmış eski RP’liler arasından çıkabilen birkaç isyankar (!) dışında, bütün milletçe Gümrük Birliği’ne giriş gününü düğün bayram gününe çevirdik. Oysa, 6 Mart Belgesi, Osmanlının yıkılış öyküsünü başlatan Baltalimanı Belgesinin (1838) Cumhuriyet versiyonu idi. Bu sebeple de Akit Gazetesinden Atilla Özdür, “Birinci Baltalimanı sonrasında, Türkiye için -Hasta Adam- lakabı uygun görülmüştü. Cumhuriyet Türkiye’sinin 28 Şubat takviyeli 6 Mart Belgesinin hasıl ettiği yıkım ve tahribat sonrasındaki yeni lakabı ise, -Kelepir Ülke..” oldu demiştir. ATO Başkanı Sinan Aygün’ ise, Gümrük Birliği Antlaşması için, “bağımsızlığımıza vurulmuş bir hançer olmuştur.” demektedir . Çünkü, “Gümrük Birliği” ile Türkiye AB'ye, hiçbir ülkenin yapamayacağı bir şekilde, “tek yanlı bağımlı” hale gelmeyi kabullenmişti. Sayın Çiller, “'Türkiye gelecek yıl AB'nin içinde olacak.” diyordu. Fakat, bu olmadığı gibi, Türkiye'ye büyük sermaye girişi de olacak denilmesine rağmen de tersi oldu. Çünkü, malları yükleyip gümrüksüz ve serbestçe Türkiye'ye sokmak varken yatırım yapmak akıl karı değildi. Buna karşın olan ise, bize üçüncü ülkelere mal sattırmamaları ile, sanayiimizin çökmesi ve yerli şirketlerin adım adım “yerli olmayan yerli”lerin ve yabancıların eline geçmesi oldu. Gümrük Birliği Antlaşması ile, 7 yılda (1995-2002) 70 milyar dolar kaybeden, “kandırılmış ülke” olduk.
Böyle bir Türkiye manzarasında, Etibank’a yönelik (daha önce MTA’nın işlevsiz hale getirilmesi gibi) sistemli bir plan devreye sokuldu. 1959 yılında Bor dünya pazarına ihracatçı şirket olarak çıkan, Özal döneminde (1986) Özelleştirme Ana Planı’na yerleştirilen Etibank Genel Müdürlüğü, 26.01.1998 tarihinde Bakanlar Kurulu kararı ile Eti Holding unvanı ile (Bor yerli’lerin olmamalı ya!) “yeniden yapılandırıldı”! Eti Holding A.Ş. ve buna bağlı 7 (yedi) A.Ş. biçimine sokuldu. Yenilecek pasta dilimlere ayrılmış oldu. Eti Holding’in bir dilimi olan “Eti Bor”, özelleştirme belası sonucu “yenilecek lokma” oldu. Kasım-2000 ayında çıkartılan ekonomik krizin hemen ardından, krizden çıkış yolu olarak da, “Bor madenlerinin özelleştirilmesi” gündeme getirildi! Eti Bor’un özelleştirilmesine yönelik ilk girişim, Ekim 1999’da olmuş, 20 Aralık 2000 tarih ve 2000/92 sayılı Özelleştirme Yüksek Kurulu Kararı’nda Eti Bor A.Ş.’in özelleştirme kapsamına alınması kararı çıkmış, 06.01.2001 tarih ve 24279 sayılı resmi gazetede de yayınlanmıştır. Fakat, sivil hareketlerin ve birkaç Bakan’ın direnişi sonucu Bor özelleştirme kapsamı dışına çıkarılmıştır. Fakat bu karar, Resmi Gazetede yayınlanmamış, IMF’ye verilen niyet mektubundan da çıkartılmamıştır. Bakan Şükrü Sina Gürel, 16 Şubat 2001 tarihinde Emet Bor İşletmesi’nde yaptığı açıklamada, Bor’un özelleştirilmesine karşı çıkarken, “Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu tarafından hazırlanan raporda (da), Bor minerallerinin özelleştirilmesine karşı çıkılmıştır.” . Tartışmaların hemen ardından da, “beğen al” cinsinden “18 Şubat 2001 krizi” patlak vermiştir! Bu arada “Yerli olmayan yerli”ler de boş duruyor değildir. “Türk Bor madenlerini sahiplenmek ve onu Batı sermayesi ile tröstlerin sağlam bir hammadde kaynağı olarak konuşlandırmak için yapılacak ciddi bir saldırının önündeki hukuki engellerin kaldırılmasını da kapsayan organize bir hareket planlanır. Bu oyunda baş aktör Turgay Ciner’e ait Ceytaş- şirketidir.” .
Yabancı sermayeye dayalı, “ucuz ülke politikası” ile kalkınmak mümkün müdür? Sayın Rahmi Koç, “Emeğin pahalanması ve işçi çıkarımının zorlaştırılması gibi durumlar ülkeyi yabancılar için cazip olmaktan çıkartır ve bizleri atlayarak başka ülkelere gider.” dese de, “Ben bu kısacık tümcesinde geri kalmışlığımızın bütün tarihinin saklı olduğunu düşünüyorum. Yabancı sermayeye kolaylık gösterilmesi ve bunun en tipik biçimi olan -yap işlet devret- yönteminin uygulanması, birçok kimselerin sandığı gibi Turgut Özal’ın dahiyane bir buluşu değildir. Özal’dan en az 100 yıl önce bu yöntem en yetkin biçimde Osmanlı Devleti’nde uygulanmaktaydı....Böylece, çağdaşlaşma yolunda dev adımlarla ilerlemekte olduğunu sanan Osmanlı Devleti, sonunda, gelişmiş toplumlarla....arasındaki farkın gittikçe açıldığını gördü.” . Buna paralel olarak bir başka görülen de “mandacılar” oldu. “Savaş sonrasında Türkiye’nin parçalanacağını, yoksullaşacağını varsayarak ABD gibi güçlü bir ülkenin mandası altına girmesi gerektiğini savunan, bu isteğini Yunus Nadi Abalıoğlu, Ahmet Emin Yalman, Dr.Celal Muhtar, Velit Ebüzziya, Ali Kemal, Necmettin Sadak gibi aydınlarla birlikte imzaladığı mektupla dönemin ABD Başkanı Wilson’a ileten Halide Edip Adıvar. Kısacası Mandacı Halide Edip Adıvar.” . Peki ama, mandacılık uzaklarda mı kalmıştı? Tabii ki hayır. “Başkan Bush, Bankacılık ve Telokom yasası için mektupla talimat verip Türkiye’yi -Manda Ülke- yerine koydu.” . Geçmişte püskürtülen ABD mandacılarının bugünlerdeki uzantılarına, şimdilerde karşı koyulamaz oldu.
Bu yazı dizimizin başına (I) dönersek, AKP iktidarının “Acil Eylem Planı”nda; “yabancı sermayenin özendirilmesiyle ilgili düzenlemeler yapılacağı, Bor işletmesinin özerk bir yapıya kavuşturulacağı” gibi öngörüler yer aldığını ifade etmiştik. Ortaya koymaya çalıştığımız gibi, Osmanlı’nın yıkılış öyküsü olan ülkemizdeki Bor’un (-yabancı sermayenin) öyküsü, güzel bir ölçü de ortaya çıkarmıştır. “Kim milliyetçi, kim değil, kim yurtsever, kim işbirlikçi, yani komprador, bunları Boraksın öyküsünden çıkartmak kolaydır. Petrolümüz yok; çıkartamıyoruz; hiç olmazsa anamızın ak sütü gibi helal olan şu boraksa sahip olalım, hiç olmazsa buna.” .
Evet, hiç olmazsa, anamızın ak sütüne sahip çıkalım. Fakat, ne yazık ki Bor, “yerli olmayan yerli”lerin (işbirlikçi sermayenin), dolayısıyla da yabancı sermayenin önüne yenilecek pasta olarak konulmuş bulunmaktadır. Hal bu olduğu için de, “Bor’u unutun” kabilinden, “Toryum’umuz var” haberleri bugünlerde medyada pompalanıp durmaktadır. Eğer buna da kanarsanız, gelecek bir günde Toryum’unuzun da olmadığını, yabancı sermayenin ve de işbirlikçileri “yerli olmayan yerli”lerin her şeyinizi yediğini, aç bırakılan “yerli”nin ise öldüğünü görürsünüz.
“Yerli”nin ölmemesi için yapılması gerekeni ise, Mustafa Kemal Paşa, 6 Mart 1922’de TBMM’de söylemiştir: “...artık durumu düzeltmek, hayat bulmak için; mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi, birtakım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklal vardır ki, yabancıların nasihatlarıyla, planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.”. Bunun ötesinde gaflet, delalet...vardır.