CEVİZKABUĞUNU KIRIP ÖZÜNE İNMEK (05 Şubat 2004) |
|||
Cuma günü akşamı yayınlanan “Cevizkabuğu” programını izlediniz mi bilmiyorum. Birkaç kez telefonda katıldığım bu programa yine katılmam sözkonusu gibi oldu ama, gerçekleşmedi. Bu sebeple de, program konuğu Prof.Dr.Bayraktar Bayraklı Hoca’nın, kendi uzmanlık alanı olan ilahiyatçılığın ötesine geçerek “gerçek bilim adamı” olarak parladığı programda konuşulan misyonerlik, nüzul-i isa, Kurban ve Hacc ibadeti konularında ifade imkanı bulamadığım düşüncelerimi burada sizinle paylaşmak istedim. Misyonerlik, Hıristiyanlığın yayılması gayreti olarak algılanabilirse de, hadisenin hem dini hem de siyasi boyutu vardır. Müslümanların Anadolu’yu fethetmelerinden sonra faaliyete geçen bu hareketler, önceleri Katolik misyonerliği olarak görülmüş, 19’uncu yüzyılla birlikte Protestan misyonerliği öne geçmiştir. 1928 yılında Bursa Kız Kolejinde Müslüman kızlarının Hıristiyanlaştırılmasının ortaya çıkmasından sonra sözkonusu okul (misyonerlik faaliyetleri) Atatürk’ün emriyle kapatılmışsa da, 1960 ve 1980’li yıllarda artan etkinlikleri sebebiyle, artık Protestanlaştırılmış Türklerimiz bile boy göstermeye başlamıştır. Misyonerliğin, ülkemiz coğrafyası üzerinde nasıl Serv’i gerçekleştirdiğini ise, size şu şekilde izaha çalışayım : Doğu Anadolu Bölgemizdeki misyonerliğin dini yönü Nuh’un Gemisi’nin Ağrı Dağı’nda yada Doğubeyazıt bulunduğu yalanı olmuş, bu yalanın siyasi yönü ise, Ermenilerin Nuh’un soyundan olan Hayk’dan geldiği iddiası ile seslendirilen Anadolu’nun eski Ermeni toprakları olduğu masalı olmaktadır. Doğu Karadeniz Bölgemizdeki misyonerliğin dini yönü ise, Trabzon merkezli gizli Hıristiyanlar yalanı ile, görkemli vitrini orjinalinde bulunmayan Sümela manastırı ziyaretgahı oluşturulması olmuş, buradaki siyasi boyut ise, tarihte hiç yaşamamış Pontus İmparatorluğu masalı olmaktadır. Son birkaç yıldır da, Orta Karadeniz (-Sinop) yöremize el atılmış, dini boyutu Nuh Tufanı’nın Karadeniz’de yaşandığı yalanı, siyasi ayağı ise, insanlığın Karadeniz’deki Tufandan sonra bu bölgeden dünyaya yayıldığı masalı sergilenir olmuştur. Marmara Bölgemizde ise, dini yönü Hıristiyanlığın kutsal merkezi İstanbul yalanı ile, siyasi yönü, tarihte hiç yaşamamış, ama TTK yayınlarında bile haşmetli bir şekilde yaşatılan Bizans İmparatorluğu masalı olmaktadır. Ege Bölgemizde ise, dini yönü 1980’de Papa 2.John-Paul tarafından Hıristiyanların hac yeri ilan edilen Efes, Meryem Ana Evi yalanı sergilenmekte, buradaki siyasi yön de, bugünkü Yunanistan ile irtibatlandırılan, tarihte hiç yaşamamış Eski Yunan masalı olmaktadır. Akdeniz Bölgemizde ise, dini yönden ilk durak Antakya’da olmuş, 1963 yılında Papa 6. Paul tarafından Hıristiyanlar için burada hac yeri ilanı olmuş, son yıllarda sergilenen Demre’li Neol Baba yalanı da üstüne gelmiştir. Güneydoğu Anadolu Bölgemiz ise, dini yönü itibariyle Hıristiyanlar için kutsal emanetlerin bulunduğu bölge, siyasi yön olarak da Kürt hareketi başarıları olmuştur. Din, tek olmasına, Hz.İbrahim Nuh’un milletinden (dininden) olmasına (İbrahim’in dini Nuh’un dini de demek olmasına) rağmen (Saffat-83), Hısitiyanlar ile Yahudilerle birlikte ortak ata bulduğunu düşünenler, “İbrahimi dinler” masalı ile misyonerliğe katkı koymaktadırlar. Misyonerler ise, o kadar azmışlardır ki, Yahudilerin sözde Cennet Bahçeleri kuzeyi olan bölgemizi, yani Sinop’tan Ağrı’ya kadar olan bölgeyi Cennet Bahçeleri olarak ilan etmişlerdir . Hal bu olunca da, biz Müslümanlara kalan toprak parçası, Serv’de çizilen sınırlar, yani Orta Anadolu olmaktadır. Hal bu olunca da, bazı ahmakların üzülmemesi için de, Nuh Peygamber Türk’tür (-sizin olsun övünün) masalı da Le Figaro gazetesi ile medyamıza postalanmıştır . Misyonerlik vesilesiyle söylemek istediğim şey şu: Programa katılan biri Türk iki Hıristiyanın, nüfusun neredeyse hepsi Müslüman olan bir ülke televizyonunda, “dinimizin eleştirilmesi kanımıza dokunuyor.” diyecek kadar küstahlaşmaları karşısında Bayraktar hocamızın verdiği cevaplar ile, Hulki Bey’in nezaketle vurduğu şamarlar fevkalade yerlerini buldu ama, söz asıl sahibini bulmalı, sözüm şu: -Atatürk’ün göz yummadığı misyonerliğe göz yuman sizsiniz, irtica dediğiniz siyasal islamı da üreten siz. Çekilin bu milletin önünden, engel sizsiniz (-ülkeyi parçalanacak duruma getirdiniz, şimdi de Cevizkabuğu’nun ve savaş açtığınız dinin sizi kurtarmasını bekliyorsunuz), yazık. Program’da konuşulan bir diğer konu olan nüzul-i isa rivayeti (Hz.İsa’nın Kıyametten önce ikinci kez dünyaya döneceği iddiaları) ise, Bayraktar Hocanın çok güzel ortaya koyduğu gibi, Kur’an’da yeri yoktur. Onun söylediklerine ilave edeceğim husus ise, Hz.İsa’nın Kıyamet öncesinde yeryüzüne tekrar geleceği iddiası eğer doğru olsa, böyle bir iddia, Kıyametin kopacağı zamanı ancak “Allah’ın bileceğini” ve Kıyametin “aniden” kopacağını bildiren Kur’an ayetleri ile çelişir olacaktır. İddialarına Kur’an da delil bulamayanlar, bazı hadisleri delil olarak gösteriyorlarsa da, birbiri ile çelişir bu haberleri Hz.Peygamberin söylemeyeceği (çelişen bilgilerin hadis olamayacakları) tartışılır bile değildir. Zaten, Müslüm’in Sahihinde, Hz.İsa’nın döneceği rivayeti yerine, o gün insanları denize dökecek -RÜZGAR’ın Kıyamet alameti olarak bulunuyor olması da (Müslim,Fiten 40), Hz.İsa’nın Kıyamet öncesi yeryüzüne ikinci kez geleceği iddialarını ortadan kaldırır niteliktedir. Bir diğer konu olan Kurban konusunda söylemek istediğim şey ise, Hz.Adem’in çocuklarının Kurban takdim etmeleri hadisesine dayanılarak ileri sürülen rivayetlerde, Habil’in kurban için hayvan, Kabil’in Buğday takdim ettiğinden söz ediliyorsa da, şahsi kanaatime göre, Kabil de Habil gibi hayvan kurban etmiştir. Her iki kardeşin kestiği hayvan ise, yeryüzündeki ilk insanlarla birlikte mutlaka olması gereken Koyun yada Keçi’den biridir. Bu dönemden binlerce yıl sonra yaşanan Hz.İbrahim kıssasında sözedilen kurban hayvanı ise, Koç (-küçükbaş) değil, büyükbaş bir hayvandır (Saffat-107), Deve’dir. Her haberini bir “bilimsel bildiri” niteliğinde sunan Kur’an, Hz.İbrahim döneminde kurban edilen hayvanın büyükbaş hayvan (Deve) olduğunu bildirmesi ile, muhtemelen, o döneme kadar kurban olarak kesilen Koyun, Keçi gibi küçükbaş hayvanlardan sonra, sözkonusu dönemle birlikte artık büyükbaş hayvanların da kurban olarak kesilmeye başlandığını bize haber vermektedir. Bu düşüncemiz, Kur’an’ın, yaratılan davarlardan söz ederken, önce Koyun ve Keçi gibi küçükbaş hayvanlardan, sonrasında ise büyükbaş hayvanlar olan Deve ve Sığır’dan söz etmesi haberi (Enam-143,144) doğrultusundadır. Program’da yer alan son konu olan, Müslümanların Mekke’ye yaptığı Hacc ziyareti ile ilgili olarak söz edeceğim söylenmemiş şey ise, yaşamakta olduğumuz evren sistemi, pek çok evren arasından, yani bilimin hiperuzay dediği, Kur’an’ın ise Arş olarak tanımladığı büyük bir yapı içersindeki pek çok evren arasından “seçilmiş” bir evrendir. Sözkonusu bu evren içersindeki milyarlarca galaksiden biri olan Galaksimiz “Samanyolu” da, Samanyolu’nun olması gereken yerine konumlandırılmış olan “Güneş Sistemi”miz de, bu sistem içersindeki pek çok gezegenden biri olan yaşam gezegenimiz “Dünya”mız da “seçilmiş” gök unsurlarıdır. İşte, “seçilmiş” varlık olan insanın, kendisi için seçilmiş yaşam ortamı olan Dünya’da ilk ayak bastırıldığı yer “seçilmiş” mekan Mekke olmuştur. Sözkonusu bu “seçilmiş” şehir (Mekke), halen yeryüzünde bulunan tüm Şehirlerin Ana’sı (ilki) olma özelliğini taşımasının yanında (Şura-7), yeryüzündeki ilk ibadet yerini, en eski mabed olan Kabe’yi de barındırmaktadır (İmran-96). Bu yüzden, Kabe ve Mekke (ilk risaletin de son risaletin de, yani ilk peygamberin de son peygamberin de yaşadığı mekan olan Mekke), Hz.Adem ile Hz.Peygamber arasındaki zaman diliminde vaazedilen tek dinin, yani yaklaşık 8-10 bin yıllık İslam dininin mensupları olan ve Müslüman ismini alan insanların Hacc ibadeti için gönülden vardıkları yer olmaktadır. Bu vesile ile, bilgisizlikleri yada ticari kaygıları yüzünden hurafelerin sergilenmesine vesile olan, adına İslami gazete, yazar, çizer yada hacı hoca, yada ilahiyatçı profesör denilen insanlara söylemek istediğim de şu : -Çekilen bu milletin önünden, bu dinin önündeki asıl engel de sizlersiniz, yazık. Büyük alim-bilimadamı Gazzali; “Cevizin kabuğunu (Cevizkabuğunu) kırıp, özüne inmeyen, cevizin hepsini kabuk zanneder.” dediği için yazdım. |
|||