SAYIN ´BAKAN´ BİZE DE GÜL! (26 Şubat 2004) |
|||
Ülkemizin yaklaşık iki yüzyıllık arayışının arkasında ki temel düşünce, Batılı camianın kimi gereklerine ´uyum´ sağlayabilmek olmuştur. İyiye ve güzele talip olmak değil de, ´başkalaşma´ arzusu, Batılı kimliği benimseme açlığı olmuştur. Kimliği kırılan Osmanlı aydınından (!) devşirme projesini devralan Cumhuriyet aydını (!), sözkonusu bu ´toplumsal mühendislik´ projesine “çağdaş uygarlığa ulaşmak” adını koymuş olsa da, gelinen çağdaşlık (!) Albayrağın yerine Avrupa Birliği (AB) bayrağı asılması (Bayraksızlık) iştahı olmuştur. Bayraksızlık idealimizin (!), yani AB örgütlenmesinin tarihsel kökeni ise bellidir. Müslümanların 638’de Kudüs’ü almalarına, 1071’de Anadolu’ya girip, sonrasında fethetmelerine kadar uzanır. Bu yüzden, Kudüs’ün ve Anadolu’nun geriye alınması düşüncesi 11-12’nci yüzyıldan bugüne dek tüm Hıristiyan din adamlarının, dolayısıyla da Avrupalı tarihçi, siyaset adamı ve düşünürlerin ´özlemi´ olmuştur. Haçlı seferlerinin, o dönemlerdeki Hıristiyan devletlerinin örgütlü yapıları olması hali ise, bugünkü AB (Haçlı, Kutsal İttifak) oluşumunun başlangıcını ortaya koyar niteliktedir. Kutsal İttifakla Balkanlardan atıldıktan sonraki ABD ve AB sürecimize baktığımızda, Haçlı hesaplarının geçmişten günümüze hiç değişmeden geldiğini, şimdiki hesapların Anadolu’muz üzerinde yapıldığını görebilmekteyiz. ABD’li Başkan Wilson’un Prensipleri’nde (1918) öngörülen Kürt Devleti bugünlerde yanı başımızda kurulmuş, AB’nin Kopenhag Kriterleri’nde (1993), ´azınlıkların´ korunmasının insan haklarının ayrılmaz bir parçası olduğunun ifade edilmesinin ülkemiz için anlamı da, Kürt meselesi olmuştur. Yani, Kürt denilen kardeşlerimize, köklerinden kopmalarına zemin hazırlayacak ´haklar´ tanınmasının istenmesi olmuştur. Bu sebeple her Hıristiyan Batılı muhatabına onları sormakta, halen hapiste olan Leyla Zana ve arkadaşlarının serbest bırakılmalarını da istemektedirler. Haçlı aktörlerden Uluslararası Af (!) Örgütü Genel Sekreteri Irene Khan, Başbakanı Erdoğan’dan, hapisteki Zana ve arkadaşlarının serbest bırakılmasını talep ediyor , hemen akabinde gelen İsveç Başbakanı Göran Persson da aynı sazı çalıp, Zana davasını gündeme getiriyor . Hıristiyan Batı tek ses tek yumruk, bu defa, Avrupa Parlemontosu’nda Eşbaşkan olan Joost Lajendik, Zana ve arkadaşları serbest kalmadıkça hiç kimsenin Türkiye’de değişiklikler olduğuna inanmayacağını söylüyor . Hal bu olunca da, “Düştüğümüz durumlara bakın…Biz bu nasihatlerin tamamını afiyetle yiyoruz, hazmedip sineye çekiyoruz. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’ne yakışıyor mu?” deniyor . Zana ve arkadaşlarının AB uyum yasaları kapsamında ´yeniden´ yargılanmalarını izleyip de serbest kalmadıklarını gören Lagendijk ise, “Zana’nın Avrupa için sembolik değerini kimse gözardı etmemeli.” şeklindeki dolaylı tehdidini davanın hemen peşinden gönderiyor. Kendilerine, -Defol, diyemiyoruz, çünkü ´uyumumuz´ sürüyor. Hatırlayınız, katil demiş, yargılamış ama asamamıştık. “27 Mayıs’ta Başbakan’ı, 12 Mart ve 12 Eylül’de gencecik bedenleri asan Türkiye, Abdullah Öcalan faktörü varken idam cezasını kaldırdı(k).” . Bu ´uyum´ sürdükçe de, bir Genel Af’la çıkabilecek Apo da milletvekili olacak, serbest kalacak olan Zana da. Sakın olmaz demeyin, Paris’teki bayan Mitterand destekli Kürt Enstitüsü’ne de kızıyorduk ama, artık ona da ´uyum´ sağladık! Diyarbakır’da, AB uyum yasaları çerçevesinde açılan Kürtçe kurstan sonra şimdi de Kürt Enstitüsü de kurulmuş oldu . Uyum yasası (!) denilen bu, AB istiyor, varsa ´uyumsuzluğumuz´ bitiyor. Dışişleri Bakanımız sayın Gül ise, Türkiye’deki Kürtlerle ilgili kendisine Varşova’da sorulan bir soruya, “Artık Kürtçe kitaplar var, sinemalarda filmler var. Bunların olacağını düşünemezdiniz, ama biz her şeyi demokratik yollardan gerçekleştirdik.” diyor . Alman Başbakanı Schröder ile görüşmesinde yabancı bir gazetecinin, Türkiye’nin her yerinde Kürtçe radyo ve televizyon yayınları ne zaman gerçekleşebilir (?) şeklindeki sorusuna Başbakanımız Erdoğan ise, yapılan reformlarla bu konuda artık bir engelin kalmadığı cevabını veriyor . Etnik ´haklar´ verilemez denmişti ama, uyumumuz (!) durmaksızın sürüyor. Avşar Kızı nam bayanın şovuna katılıp Kürtçe parça okuyan Aynur isimli kızımızın, Dışişleri Bakanlığımızca Avrupa’ya gönderileceğini de öğrenmiş bulunuyoruz. İmdi, benim talebim de bu noktada başlıyor: Dışişleri Bakanımız Sayın Gül’e saygı ile arz ediyor, diyorum ki: Bakanlığımız, Aynur kızımızı Avrupa’ya gönderebildiğine göre, devletine 25 yıl mühendislik yapmış, ´yazarlık´ alanında da ´uzman´ olan beni de, madencilik tarihi de olur ama, özellikle medeniyet tarihi ve dinler tarihi konularında bilgi sunmak, cahil hacı hoca yada Prof.’larımızın sunduğu hurafeler yerine gerçek tarih ve din bilgisi, dinin bilim, bilimin de din (İslam) olduğunu anlatmak üzere beni de Avrupa’ya göndersin. Sayın Bakan Gül; kabine arkadaşınız sayın Cemil Çiçek, anadilde yayın ve kursa izin veren yasa için Kürtlerin devlete teşekkür etmesi gerekirken Hans’a, Jo’ya teşekkür ettiğini ifade ettiler . Ortada ´teşekkür yeri´ sorunu var mı bir tarafa, ben talebimi sundum, bana de bir ´gül´. Yoksa, Hıristiyan Batı benim için ´uyum´ yada ´reform´ istemeyecektir. Ah, keşke ülkemiz için de istemeseler de ´uyumsuzluğumuz´ yada ´reformsuzluğumuz´ hep sürse. Yoksa, hal ve gidiş ´uyum´ yada ´reform´ olarak sürdükçe Hıristiyan Batılının´özlemi´ de son bulacak, ortada ne Anadolu, ne de Kudüs kalacaktır. |
|||