YANLIŞLIK FİŞLEME’DE Mİ TERCİHTE Mİ?
(18 Mart 2004)
   Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın, istihbarat toplanması talebinin Hürriyet gazetesinde ´sosyetik fişleme´ haberi ile manşetlere çekilmesi ile tepkiler de başladı. Olay tam olarak nedir bilemiyoruz ama, gürültü çıkaranların derdinin ´halkın´ fişlenmesi olmadığı muhakkak. İslam’dan bihaber İslamcılar fişlenince fişlensin de, ABD ve AB dostlarını fişlemek de ne demek oluyor tepkisi gösteriliyor. Fişleme tıpkı karnınızdan şişlenme gibi deniyor da , ´kendi kimliğini´ değil de ´AB ve ABD kimliğini´ sevenler yada kendini ´azınlık´ gibi görmeye başlayanlar için fişlenme ´gereken´ değilse ne oluyor?
Dünyanın bütün devletleri ´fişleme´ tabiriyle ifade edilen türden istihbarat çalışmaları yaparlar. Üstelik de, eskiden beri fişlendiğimiz de bilinir zaten. İtirazcılara, Batı Çalışma Grubu ´insan avı´ faaliyetini sürdürürken ‘topyekün savaş’ başlığı atan sizler değil miydiniz (?) diye sormanın da anlamı yok zaten. Çünkü onların, Batılı istediği için ´kimliğimizi kırmak´ ve ´ordumuza saldırı´ görevleri sürüyor. Fişlenmeye itiraz edenler, olayın bir hukuk devletinde asla kabul edilemeyecek ´ayrımcılık´ olduğunu söylüyor olsalar da, bazı kadınlarımızın başörtüsü takma yada çarşaf giyme isteğine ´müdahale ayrımcılığı´ olunca ´haçlı gibi´ saldırıları sürüyor. Fişleme manşetinden sonra manşete çekilen AİHM raportörünün görüşü sanki ´kesin´ kararmış gibi, ‘Türbana ret kararı çıktı’ şeklindeki haberci ahlaksızlığı sürüyor. Başörtüsünü istenildiği gibi takmayanlar fişlenebilir yada çarşaf giyenlere, -neden çarşaf giyiyorsun (?) denilebilir ama, ´ABD ve AB sevenler derneği´ nasıl fişlenir (!) yaygarası sürüyor. Kürt azınlık (!) oluşturulmasında katkı koydukları yetmezmiş gibi, ´yeni azınlıklar´ ortaya çıkmasını önlemeye matuf fişleme hareketi de önlenilmek isteniyor.
Peki ama, tarihinin en zor günlerini yaşayan Türkiye Cumhuriyeti kendisini korumaya yönelik bir takım önlemler almamalıdır? Yada siviller bunu yapmıyorsa ordumuz da yapmamalı mıdır? Bu noktada haklı olarak, “Türkiye’nin AB üyeliği yada ABD dostluğu açıklamaları bir devlet politikası değil miydi? O halde AB ve ABD yanlısı kişilerin fişlenmesi neden isteniyor?” diye soruluyor. CHP İstanbul Milletvekili Halil Akyüz de, “Genelkurmay’a sorduğunuz zaman AB’ye girmeyi istiyorlar. Ama bu tip uygulamalar AB’ye girmemiz için engeldir. Bu durum tamamen bir çelişkidir.” diyor . Mesela, son Cevizkabuğu programında E.General Osman Özbek’in, daha öncelerde de Doğan Güreş Paşa’nın açıkladıkları gibi, AB ve ABD’nin PKK’ya beslediği, rahmetli Eşref Bitlis Paşamızın bindiği uçağı bile taciz ettikleri, hatta dahası da bilindiği halde ABD ile dostluk ve AB ile uyum çelişkimiz sürüyor. Bu durumda, devletin en üst düzey kurumlarıyla desteklediği, deklare edilmiş temel politikalara ters düşen taleplerin, mesela, ABD ve AB dostlarının fişlenmesinin izahı mümkün olamamaktadır. Bir düşünün, ABD ile dostluk, AB’ye üyelik Türkiye’nin resmi devlet politikası, diğer taraftan ise, ABD ve AB sevenler derneği (!) üyelerinin fişlenmesi isteniyor. “Bu durumda fişe ilk yazılması gerekenler Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar ve Milli Güvenlik Kurulu üyeleri olmalılar. Konu aslında şaka kaldırmayacak kadar ciddi..” deniyor , çelişki de bu.
Peki ama, bu nasıl izah edilecektir? Yada, neden ´aleni´ karşı konulamıyor da bu tür ´karşı duruş´ sergileniyor. Yada neden ´aleni´ karşı duruş alınamıyor? Bu sorular için, güç yada müç yada konjoktür yada devletler böyle idare edilir gibi mazeretler ileri sürülebilirse de, bu anlayışın Osmanlıyı yıktığı Cumhuriyetimizi de neredeyse parçalanmaya doğru sürüklediği de ortadadır. Yada bu ülkede çıkan hemen her kanun ABD ve AB istekleri (-uyumu) doğrultusunda çıkarken, ABD dostlarının yada AB yanlılarının fişlenmesinin yada azınlık eğiliminde olanların tespit edilmesi gayretlerinin anlamı olabilir mi? Yada mücadele yapılacaksa çok daha farklı bir şekilde yapılmalı değil midir? Yada bir taraftan “sarıklılarla mı yada çarşaflılarla mı AB’ye gireceğiz?” diye sorup, diğer taraftan da ABD yada AB’ye ´karşı duruş´ başarılı olabilir mi? “Türkiye'nin tek meselesi vardır, o da yeniden devlet olup olamamaktır!” deniyor . Başbakan Erdoğan, fişleme ile ilgili olarak, “Bunu hangi birim yaptıysa gerekli adım atılmalıdır....fişlemek suç…şeklinde konuştu. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök de dün konu ile ilgili olarak…Bu olayda bir kabahat varsa benim. Ama kabahatli aramıyorum.” dedi . Devlet olmak, ´bir´ olmakla, tek ses tek nefes olmakla olur, fişleme de ancak o zaman yerini bulur.
Fişleme ile ilgili olarak, “Eğer buna ihtiyaç varsa bu iş Başbakanlık’ın ve İçişleri Bakanlığı’nın görev alanına girmektedir.” de denilmiştir. Bu sözler doğru gibi olsa da, sorum şu olur: Ya yapılmıyor yada eksik yapılıyorsa ne olacaktır, ordumuz da yapmayacak mıdır? Yada bilim adamı değil bir papaz olan Darwin’den ve de Marx’dan, Lenin’den beri Müslüman Türk’ü yokedilmesi gereken ´aşağılık´ ırk, yaşadıkları ülkeyi de mutlaka ´parçalanması´ gereken ülke olarak gören elin gavurları ile ´dostum´ edebiyatı sürerken istihbarat da yapılmayacak mıdır? Yada fişlenmesi gereken bu anlayışımız değil midir?
Anlayışımızın değişmesini beklerken, fişleme de yapılmalı diye düşünüyorum. Batılı’dan gelen ´uyum´ yasalarımız yada ´kendimize uyumsuzluk´ yasalarımız var ya, işte, onlar yüzünden 2005’den sonra Tekstil-Konfeksiyon sektörümüz ile Tarım sektörümüzde ´kotasız´ dönem başlayacak. Bu durum, halen can çekişen bu sektörlerimizin ´ölümü´ olacaktır. İmdi, bu sektörlerden çok sayıda insan ekmek yiyor. İnsan yaşamının tehdidi de, sadece silahlı saldırı sonucu ortaya çıkmaz, geçim zorluğuna sebebiyet vermeniz halinde de başkalarının yada toplumun yaşam hakkını tehdit etmiş olursunuz. Bu yüzden birilerinin fişlenmesi gerekiyor.
Önünüzde ´yerel´ seçim var. Yaşam hakkınızı tehdit (!) eden her kim olursa olsun, kendi partiliniz de olsa fişlemelisiniz! Çünkü, yapacağınız ´tercih´, istihbarata bile gerek olmadan ´geleceğinizi´ belirleyecektir.