DENKTAŞ DEĞİL, ´DENK TAŞ´ GEREK (15 Nisan 2004) |
|||
Ülkemizdeki yetkililer Kıbrıs politikamız sebebiyle ikiye bölünmüş gibi görünüyor. Hükümet, Annan’ın son Planı’nı savunmasının yanında, 24 Nisan referandumunda da ´evet´ oyu kullanılmasını istiyor. Aynı Plan için MGK bildirisinden çıkan sonucun ise, ´sorumluluk´ hükümetindir şeklinde olduğu yorumlanıyor. Peki ama, biz MGK’nın, Erbakanlı son hükümeti nasıl zorladığını biliyoruz. O zaman, bu aleni tavırsızlık gibi görünen hali nasıl yorumlayacağız? Yada hükümet ile MGK arasında esasta görüş farkı var mı? Yansımalara baktığımızda fark var gibi görülüyor. Küçük farklar olsa da esasta olmadığı ise, Başbakan Erdoğan’ın, “Müzakere sürecinde izlediğimiz siyaset, devletin tüm kurumları ile istişare içinde ve mutabakat zemininde oluşturuldu.” açıklamasında görülebiliyor. Zaten devlet olma anlayışımız ´ikili anlaşmalar´ ile ´bağımlı´ bulunuyor. Bu yüzden, son MGK toplantısında yapılan sunumda, Annan Planı’nda yer alan haritanın Yunanlı subayları tarafından hazırlandığı, kabulünün Kuzey Kıbrıs’ın savunmasını imkânsız hale getireceği belirtilmiş olsa da , MGK’dan ´olmaz´ çıkmıyor. Yada yıllardır her konumdaki yetkili etkilimiz, Kıbrıs’ın bugünlerde elimizden çıkacağını (AB’leşeceğini) biliyordu demek gerekiyor. Çünkü, AB’nin, 1999 Helsinki zirvesinde, Kıbrıs Rum Kesimi’nin tam üyeliği için Kıbrıs sorununun çözümünün beklenmemesi gerektiğinin kayda bağlanmasıyla, daha o gün ‘Kıbrıs meselesi’ Türk tarafının ´aleyhine´ çözülmüştü. Aleyhimizde çıkan ´bir diğer´ husus da, Ege sorununun Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’na götürülmesine ilişkin Yunan tezine verilen destek olmuştu. Helsinki zirvesiyle önümüze konan, “iki şartımıza evet deyin, sonra Avrupalı olun” kararına ilişkin metin Dışişleri bakanlığımıza ulaştığında, dönemin Bakanı İsmail Cem ve üst düzey bakanlık bürokrasisi ayağa kalkmış, bu hava, Cem’i arayan Almanya Dışişleri Bakanı Fischer’e, ardından da AB dönem Başkanı Tarja Hallonen’e iletilince, Helsinki zirvesine, ‘‘Türkiye adaylığı reddediyor’’ telaşı düşmüştü. Bunun üzerine ülkemize geliyor, telefona da sarılıyorlar. Clinton Ecevit’e: ‘‘AB’nin teklifini geri çevirmeyin’’; Schröder Ecevit’e: ‘‘Pürüzlerin aşılmasında size yardımcı olacağız’’; Chirac Demirel’e: ‘‘Türkiye bu fırsatı kaçırmasın’’ telkinlerinde yada baskılarında bulunuyorlardı. İşte, ´AB’ye aday ülke´ unvanı alabilmemiz karşılığında bize dayatılan “iki şartı” kabul etmemizle birlikte Kıbrıs daha o gün elimizden çıkmıştı. Kazancımız ise ´AB’ye aday ülke´ unvanı almak olmuştu. Buna, dönemin Başbakanı Sn.Ecevit ve Cumhurbaşkanı olan Sn.Demirel, ´büyük başarı´ diyordu. Türkiye’nin ´adaylık´ kazanma şansını (!) tehlikeye atmamak için New York’ta Rumlarla görüşmelere gönderilen Sn.Denktaş ise, AB’nin Kıbrıs ´şartıyla´ sarsılıyor, normal koşullar olsa müzakerelerden çekilirdim diyordu . Türkiye’miz ise, ´şarta karşı şart koşma´ anlayışı ile menfaatlerini koruyabileceğini zannediyor ama, ´Batılı olma´ iştahımız yüzünden ´karşı şartlarımız´ hiçbir zaman kabul görmüyor, Kıbrıs da elden gidiyordu. Bugünkü AKP hükümetinin Kıbrıs’ı ´teslim´ etme iştahı da, ´şartları´ kabul görülenin Batılılar olduğunu bilmesi oluyordu. Abdullah Gül’ün, Rumlar’a AB yolunun 1995 yılında Dışişleri Bakanı olan SHP Lideri Murat Karayalçın dönemindeki Gümrük Birliği (GB) Anlaşması karşılığında verildiğini açıklaması , bu gerçeği ortaya koymakla kalmıyor, Kıbrıs’ın veriliş tarihini de 1995’e çekiyordu. İmdi; yıl 1995’de Batılıya (Barbarlara), bizi GB’ye alın dedik, zararlı çıktık; yıl 1999’da, ´AB’ye ´aday ülke´ olmalıyız diye tutturup, Türkiye olmadan Kıbrıs Rumları AB’ye üye olamayacakken olsun dememizle yine kaybettik; yıl 2004’de ise, ´AB’ye üye´ olmak ısrarımız, onların da, Kıbrıs’ta iki ayrı devlet olmaz, yani KKTC ´vilayetimiz olmalı´ ısrarları sürünce, yine onların ´şartları´ geçerli olacak, kurtuluş yok, tek devlet yapacağız. Bu yüzden 24 Nisan referandumundan ´evet´ çıkması isteniyor. “Referandumdan 'evet' çıkmalı. Karşılığı ne? Türkiye AB'ye girecek. Yarım asırlık sorun çözülmüş olacak…Hani Kıbrıs sorunu, Türkiye'nin AB üyeliğinin şartı değildi! Kandırıldık mı? . Yada uzun zamandır mı kandırılıyoruz? 1999 yılı Helsinki zirvesinde, Türkiye’nin ´aday ülke´ unvanı alması üzerine, dönemin Cumhurbaşkanı Sn.Demirel, “büyük başarı’’ demişti, bugünlerin emeklisi Sn.Demirel ise, bambaşka şeyler söylüyor. Avrupa’nın tamamı Türkiye’ye Sevr’i uygulamak istiyor, Kıbrıs’ı hallettikten sonra sıra Ege’ye gelecek diyor . Çok doğru da, Sn.Demirel’e sormak istediğim şu: Bugünlerdeki ´doğru´nuz, siz Cumhurbaşkanı iken ´Türkiye’nin doğrusu´ neden değildi? Yada ´mutlaka Batılı olacağız´ sevdamız sürdüğü müddetçe ´şarta karşı şart´ sunmak şeklindeki ´devlet anlayışımız´ bize bir şey kazandırır mı? Kazandırmadığı vermekte olduğumuz Kıbrıs sürecinden de belli değil mi? Kıbrıs’ı vermek kendilerine nasip (!) olacak olan AKP (-Tayip Bey) ile Türkiye yeni bir ´Tanzimat´ dönemi yaşıyor? Osmanlıyı çökerten Tanzimat Cumhuriyetimizde de yaşatılıyor. BBC Türkçe Yayınları eski yöneticisi Andrew Mango: “Türkiye’de büyük değişim gözleniyor. Bunu Tanzimat’a benzetenler var. Tanzimat da hem iç hem de dış dinamiklerden güç almıştı. Dış baskılar sonucunda ortaya çıkmıştı.” diyor . Elin gavuru ne de doğru söylüyor. Ülkesinin geleceğinden endişe duyan bir Japon, Tokyo Üniversitesi’nden emekli, sosyoloji profesörü Eitaro Masuyama ise, “1850’den sonra Batı etkisi altına girerek Samuray ruhumuzu (-utancımızı) kaybettik. II.Dünya Savaşı’ndan sonra bu ruh sanki yok oldu. Amerikanlaştık. Şimdi Milli Eğitim Bakanlığı ´Gençlik için ne yapabiliriz?´ diye kara kara düşünüyor diyor.” . Yani, Osmanlıdan günümüze bizi tanımlamış gibi oluyor ama, bana bir başka kara kara düşüneni, Denktaş’ı da hatırlatıyor. Sayın Denktaş, Cuma günü akşam ki ´cevizkabuğu´ programında, Müslüman Türk kızlarının artık ´haç´ taktıklarını, bu duruma gelinmesinde kendilerinin (-dolayısıyla da, ulusal bir davada bile artık iki aykırı görüş belirginleşmesinde kendi gibi idarecilerin) ´hatalı´ olduğunu söyledi. Oysa, Devlet adamlığında, iş işten geçtikten sonra pişmanlık duymanın hiç bir anlamı yoktur. Müslüman Avcıları peşinden giden politikalar sonucunda haç da takılacaktı, takılıyor, Kıbrıs da verilecekti, veriliyor. Prof.Dr.Baskın Oran, “Kıbrıs, insanların ahlakını bozuyor. 1930 Kemalistler!i ´vermeyiz´ diyor. Elinde mi vermemek? Kıbrıs, Lozan’da verildi. Lozan, mükemmel bir ver-kurtuldur” diyor . ´Mutlaka Batılı olacağım´ şeklindeki ´devlet anlayışımız´ sürdükçe elimizde mi Kıbrıs’ı da vermemek? Yada ülkemize Servi ´uygulamaya´ çalışan Barbarlara karşı, şu bu solcu yada sağcı yada Aygünle yapılan ´dolaylı´ karşı duruşlu ´devlet anlayışı´ değil, ´direk´ karşı duruşlu ´devlet anlayışı´ gerek. Dolaylı Denktaş değil, direk ´denk taş´ gerek. |
|||