PARA YA DA SEMBOL
(13 Mayıs 2004)
   Bu şehirde, Trabzon’da yaşıyorum. Her gün şehrin merkezinde, Uzun Sokak’tayım da ama, O’nu bir kez bile yakınen görmüş değilim. Haliyle konuşmuş da. Trabzon kültürünü (-gerçek futbol seyircisini) Avni Aker’de de artık bulamadığım için O’nu sahada da izleyemedim. Bunlara rağmen de O’nu seviyorum.
Bu sevgi nasıl mı doğdu? İçten gelen bir duygu oldu bu. O’nu, televizyon’da izlediğim maçlarında yüzünde gördüğüm bir ifadeden, rakiplerinin kendisine yaptıkları faul sonucu düştüğü yerden kalkerken ki yüzüne yansıyan ´tebessümü´nden dolayı sevdim. Sertliğe maruz kalsa bile kızmaz, buna karşın ´tebessüm´ü yüzünden hiç eksik olmazdı. Kasten yere düşürülen bir futbolcunun, yerden kalkerken yüzünde beliren ´gülümseme´ hali, belki de sadece O’na mahsustu. Bu yüzden O’nu sevdim.
Peki, ya futbolu? O’nu seyretmek büyük bir keyif. Yerden kalkarken ki ´tebessümü´ kadar keyif veren göbekten derinlemesine kaleye süzülüşü, anlatılamaz güzellikte. İyi ki de, O’nu ´çizgi´de oynatan ´futbol cahilleri´nin elinde kalmadı da, Olimpiyat Stadı’nda Gençlerbirliği Kupa finali maçında hem şov yaptı, hem de ´futbolun tacı´nı taktı. Tabii ki de, sözkonusu maçta başarı sadece O’na ait değildi. Tüm futbolcular istisnasız görevini en üst düzeyde yapmışlardı. Fakat o; maça da, Türk futboluna da damgasını vurdu. Sırtında Trabzon'un plakası 61 numaralı formasıyla ´hırçın olmayan Karadeniz´di o, Gökdeniz Karadeniz…´El Kadar Çocuk´.
İlk Gol öncesinde topu alışı, fuleli adımlarla sokuluşu ve Mehmet Yılmaz’a verdiği gol pası zamanlaması sahalarda düştüğü yerden kalkarken ki ´tebessümü´ne has güzellikteydi. Topun gelişine mükemmel vurarak attığı gol ve dahası ile de maça damgasını vurdu. Ama, futbolunun dışında da damgasını vurdu maça. Baştan beri agresif oynayan Gençlerbirliği’nden El Saka’ya karşılık verince, ´hırçın Karadeniz´ sahneye çıkmış, kavgayı da doruğa tırmandırmıştı. Kavgasında yüzüne ´tebessümü´ yansımasa da, yine de izlenildi. Çünkü, ´El Kadar Çocuk´, koca adam El Saka’nın üzerine yürürken de sanki derinlemesine kaleye süzülüyor gibiydi! Maçtaki bu ´iki hali´ yüzünden hem övüldü, hem de dövüldü: “…Gökdeniz deyince akan sular durur Trabzon on birinin galibiyetleri içinde...İyi ama, ´kupanın kralı gibi bir gece yaşarken´ rakibe sinirlenip, işi uzatmak, hiç yoktan kendi kimyasını bozarak, enfes giden oyunu da germek, Gökdeniz gibi ´yarının Milli Takım jokeri´ olabilecek bir yıldıza hiç yakıştı mı…?” dendi . Her ne olursa da olsun, 2004 yılı Türkiye Kupası final maçı ile ´El Kadar Çocuk´, Gökdeniz Karadeniz, futbol tarihimizde yerini çoktan aldı.
Futbolu ´çıta´yı çok fazla aşsa da, kavgası ile sınıfta kalmasa da, bir başka yönüyle ekranda kaldı! Maç sonrası ´prim (para)´ ile ilgili yaptığı açıklamaları onu gönlümden değil ama, gözümden aldı. Bu yüzden ona sayfa açtım, çünkü, hem O’na hem de ´toplumsal yapı bozukluğumuz´ konusunda söylemek istediğim şeyler var: ´Prim´ açıklamasında haklı da olabilirdi. Kendisinden kötü futbolcular çok daha fazla para kazanıyorlar da olabilirler. Ama bu, ne o gün konuşulacak şeydi, ´ne de para herşey´. Üstelik, ülkenin kalkınmasına katkı koyan 25 yıllık bir mühendisliğin emekli parasının 25 milyar bile olmadığı bu ülkede, Trabzonsporlu bir futbolcuya final maçı için 600 milyar ödenmesi çarpıklığı da önümüzde duruyor. Bu çarpıklığın şu bu açıklaması olmaz, kimse de bir açıklama getirmek cahilliğini sergileyemez. Zaten, 1954 Dünya Kupası Şampiyonu Alman Milli Takımı futbolcularını kabullerinde Cumhurbaşkanlarının, ´ülkeler ayakla değil kafa ile kalkınır´ şeklindeki şamar gibi sözleri de buna izin vermez. Bu ´anlayış´ Almanya’yı kalkındırmış, ülkemizde ´anlayışsızlık´ hakim kültür olduğu için de, ´para´ yada ´şöhret´ demek de olan futbolculuk (yada müzikçilik, mankenlik, starcılık vb.) ulaşılması gereken meslek, bu tip mesleklere sahip kişiler de ´sevilmesi gereken´ kişi olmaktadır. Bir anlamda futbol bir din, futbolcu da (yada diğer benzer meslek gruplarındakiler de) ´sahte tanrı´ olmaktadır.
Bu çürümüşlük, Tarih boyunca her dönemde ´kabul gören´ kültürün adı olan ´Popüler Kültür´ün, yani, dinin yeşerttiği kültürel yapının toplum dışına itilip yerine ´Çarpık Kültür´ün konulması sonucu yaşanan hal olmaktadır. Bu yüzden, Tübingen Üniversitesi’nden Dietmar Mieth, “Spor (yada benzer diğerleri) dinin yerini tutuyor, bazen de dinin rakibi olabiliyor…İnsan, hayatında en yüksek değer olarak sporu (yada diğerlerini) görürse o zaman spor (yada diğerleri) onun dini olur.” diyor . Çünkü, Tanrı’sını hayatından çıkaran bir toplum kendi tanrısını da kendi oluşturmaktadır (mesela, Tarkan’a İlah denmesi bunun gibidir). Böyle olunca da, futbol (yada diğerleri) masum bir spor dalı değil, rant kaynağı bir meslek olmaktadır. Tanrısız bu yapının (-rantın) sürmesi için de, futbolcu (ya da benzer şucu bucu) ´sıradan´ bir insan olmaktan çıkartılıp, ´taklit edilmesi´, ´özenilmesi´ gereken kahraman, bir ´idol´ olarak toplumun önüne konulmaktadır. Bir futbolcunun (yada benzer şucu bucunun), ülkelerinin kalkınmasına yada yıkılmamasına katkı koyan insanlardan çok fazla para kazanmalarının yada onlardan fazla tanınmalarının yada daha fazla sevgi ve saygı görmelerinin ve de bunları kendilerine ´hak görmeleri´nin sebebi de yaşanan ´Çarpık Kültür´ olmaktadır.
´Kupa´ final maçı sonrası çıkan gazete yazılarından birinde; Türkiye’de futbolu yönetenlerle maçları yönetenlere inanç, güven öylesine iflas etmiş ki, hakemin çok doğru bir kararı bile ortalığı yangın yerine çevirmeye yetiyor, işin çivisi çıkmış, denilse de , bu durum futbolumuzun çivisinin çıkması değil, söz ettiğimiz ´Çarpık Kültür´ün yada ´Tanrı’sız hayatın´ yaşanan hayata yansımasının sonucu olmaktadır. Hal bu olunca da, bataklıkta ´gül´ yetişebildiğini görmek özlememiz, Sevgili yavrumuz Gökdeniz’e tavsiyemiz var: Final maçında futbolun ´tacı´nı taktın, bir de ´adam gibi adam´lığın tacını tak. Senden öncekiler hala ´para´ ile anılıyor, sen de ya ´paraya tutunacak´ yada Trabzon’a da, toplumsal yapımıza da ´sembol´ olacaksın. Tercih senin.