KİPPA İLE HAÇ & HİLAL (I)
(15 Temmuz 2004)
   Önceki iki yazımda, GOKAP (BOP) projesinin, kendilerini uygar (!) gören Hıristiyanların, uygar görmedikleri Müslümanları Hıristiyanlaştırma projesi olduğunu yazmıştım. Bunun sadece Hıristiyan projesi değil, Yahudilerle gerçekleştirilen bir ´ortak proje´ olduğuna ise, bu yazımızda ve de haftaya değineceğiz.
Avrupamerkezci “Sahte Tarih (Batı) Modeli” anlayışı, insanoğlunun yeryüzünde görülmesi ile başlayan ve bugüne kadar gelen uygarlığı bir ´bütün´ olarak görmeyi reddeder. Bu reddediş, “´Batı (-Vahşet) Uygarlığı´nın Tarihi” denilen bir tarih modeline dönüştürülmüştür. Bu ´sahte tarih model´inin iki temel ayağından biri ´Eski Yunan-Roma miti´, diğeri ise ´Yahudi (Judeo)-Hıristiyan dinsel birlikteliği´dir. “Batı uygarlığı, başlıca dört geleneğin karışımından doğmuş bir melezdir, bunlar Yunan, Roma, Yahudi ve Hıristiyan gelenekleridir.” .
Tabii ki Yahudi-Hıristiyan işbirliği hemen doğmadı. Roma Devleti’nin Hıristiyanlığı kabulü öncesinde, Yahudilerin Roma içersinde pek bir sıkıntısı yoktu. Hıristiyanlığın doğması ile ise, Yahudiler bu yeni dine karşı mücadeleye girmişler, hatta parçaladılar ama, Hıristiyanlığın, 4’nci yüzyılda ´devlet´ dini olmasıyla, Yahudiler için zor günler de başladı. Çünkü, Hıristiyanlar açısından, ´Hz. İsa’yı katleden halk, Yahudiler´di. Bu inanç (-antisemitizm), tarihte pek çok Yahudi’nin sürgüne gönderilmesinin ya da öldürülmesinin gerekçesi (!) oldu.
İslamiyet’in ortaya çıkıp yayılması ise, her iki dinin yeni düşmanını (!) ortaya çıkarmış, Müslüman Arapların 846’da Roma’ya saldırmasından sonra, Papa IV.Leon ve Papa VIII.Johnson (872-882)’ın, Hıristiyan alemine çağrıları ile Müslümanlara karşı bir ´kutsal savaş´ fikri, daha 9’ncu yüzyılda ortaya çıkmış, yapılacak savaşlarda ölecek olan herkese Cennet vaad edilmiş, günahların bağışlanması sözü de verilmişti . Tabii ki de, bu inanç (!), Müslümanları öldürmek gerekçesini de (!) beraberinde getiriyordu. Hıristiyanlığın kendi içersindeki ayrımının sonucu da bu oldu. Roma Katolik Kilisesi ile İstanbul Ortodoks Hıristiyanlık dünyalarının ayrılması, 1054’de Papa ve o dönemin İstanbul Patriğinin birbirlerini aforoz etmeleriyle resmi ve kesin biçimini alınca , bu durum, Hıristiyanların, bu defa birbirlerini öldürmelerinin de gerekçesi (!) oldu. 11’nci yüzyılda, 1071 ve 1091’de, Katolik Hıristiyanlar, Ortodoksların elinden güney İtalya’yı alarak, İstanbul üzerine yürümek için Adriyatik denizin karşı kıyılarına geçtilerse de, din birlikteliği sağlanarak, başta Kudüs olmak üzere ´Kutsal şehirleri´ni Müslümanlar’dan geri almak hedefli ´Haçlı Seferleri´ başlatıldı (1096). 11’nci yüzyıl sonlarından 15’nci yüzyılın sonuna kadar Hıristiyan zulmü durmak bilmedi. 1290’da İngiliz Kralı I. Edward, İngiliz topraklarındaki Yahudilere sürgün cezası veriyor, 1306’da Fransız Kralı Philip de Bell’de, Yahudilere ayni cezayı uygun görüyordu. 2 Ocak 1492’de, Endülüs’teki İslamiyet ile yaptıkları 800 yıllık savaş sona erdiren Katolik Hıristiyan Kralların, Batı Avrupa topraklarındaki son Müslüman devleti Gırnata’yı almaları, Hıristiyan birliği ve bağımsızlığı için sürekli tehdit gördükleri Müslümanlar ve Yahudiler için hiç de iyi olmadı. Müslümanların vahşice kıyımı yanında, “Katolik İzabel” fermanı uyarınca (1492) yüz binlerce Musevi de sürüldü. İspanya’da acıma bilmez bir tutumla işe koyulan Engizisiyon örgütü, Yahudilere domuz anlamında -moronos- der, onları bulduğu yerde öldürürdü, Moronos (domuz) tanımı, Müslümanlar için ise, ´Moriscos´ olarak kullanılıyordu . Yahudileri, Engizisyon mahkemelerinde cayır cayır yakılmaktan Müslüman Osmanlı kurtarıyor, dönemin sultanı II.Bayezıd, daha 1493’te Yahudilere insanca muamele edilmesini emreden bir ferman yayınlıyordu.
Katolik Hıristiyanlar; Yahudi, Müslüman, Ortodoks Hıristiyan katliamlarına 16’ncı yüzyılın ilk yarısında Amerikan yerlisi kıyımı, ikinci yarısında da Protestan Hıristiyan vahşeti katıyordu. “Saint Barthelemy katliamı. 24 Ağustos 1572 sabaha karşı saat 3'te çalan Saint Germain kilisesinin çanlarıyla başlamıştır. Birbirlerini tanımak için önceden hazırladıkları beyaz haçlı giysilerle çanların sesini bekleyen Katolikler, bir anda sokaklara dökülmüş ve yataklarında uyuyan Protestanları kıtır kıtır kesmişlerdir.” . Buna rağmen de, genel Hıristiyan vahşetinde, Müslüman ve Yahudiye hep özel bir yer vardı. Hıristiyanlar için Müslümanlar, Vahiy Kitabında sözü edilen ´şeytan´ kapsamında ele alınıyor, Yahudilerin, Hıristiyanlık için oluşturduğu tehdit ise dinsel oluyor, bu yüzden, ya Hıristiyan olmaları ya da ölmeleri isteniyordu. 17’nci yüzyılda, 1618-1648 yılları arasında yaşanan “30 Yıl Savaşları”, Katolik-Protestan çatışması sonucu olmuş, milyonlarca insan hayatını kaybetmişti. 1670’lerde bir İngiliz askeri vaizin (Protestan’ın), “Tanrım…kraliyet ailesini Domuz eti yemeyen Yahudi ve Türklerden sen koru” diyor olması , bu yüzyılın Hıristiyan dünyasının genel anlayışını da ortaya koyuyordu. 18’nci yüzyıla gelindiğinde ise, Katoliklerin Yahudilere acımasızlığı devam etmesine karşın, Protestan İngilizlerin daha toleranslı davrandıkları görülüyordu. Katolik İspanya, Protestan İngiltere’ye egemenliğini bıraktığı Cebelitarık’ta, Yahudi yerleşimi istemiyordu ama (1713), İngiltere, Yahudi koruyuculuğunu üstleniyordu. 1789 Fransız İhtilali sonrasında ise, Yahudiler, hemen her alanda tam bir eşitliğe kavuşuyorlardı. 1797’de, Jakobenler’in Fransa’sında, Hıristiyan Avrupa tarihinde ilk kez Yahudiler, Napoleon Bonapart (1769-1821) tarafından vatandaşlık haklarına kavuşturuluyor; Bonapart; “Yahudiler Kudüs`ü Paris`te arasınlar“ diyordu. İşte, ´Yahudi-Hıristiyan bileşeni´nin yeşermesi, Kippa ve Haç’ın işbirliği bu dönemde başlıyordu. 19’ncu yüzyıla gelindiğinde, 1880’lerde üretilen ´yeni antisemitizm´ kavramı ile, Yahudilere baskının dini yönü terk edildiği için, ´ırk´ farklılığına vurgu yapılıp, Müslümanlar gibi Yahudiler de Doğulu (yani, uygar olmayan) olarak görülmeye başlanınca, ´Hıristiyan-Yahudi bileşeni´nin ´Yahudi kolu´ sarsılır gibi olmuş olsa da, tamiri gecikmedi. 19’ncu yüzyılın sonuna gelindiğinde ise, Batı Hıristiyan toplumunun hemen her tarafında Yahudiler artık kabul görüyordu. 20’nci yüzyılda, I.Dünya Savaşı sırasında, 1916 Sykes-Picot anlaşması ile Protestan İngiltere  ve Katolik Fransa, Ortadoğu’yu paylaşınca, akabinde, 2 Kasım 1917 tarihinde, İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour; Siyonist Federasyonu başkanı  Yahudi bankacı Baron Rotschild’e gönderdiği ve kendi adıyla anılacak olan Balfour bildirisinde, “Majestelerinin Hükümeti, Yahudi halkının milli evi olacak Filistin’deki yapılanmaya olumlu bakmaktadır ve bu hedefe ulaşmanın kolaylaştırılması için de elinden gelen çabayı gösterecektir.” diyordu. Bu  bildiri, 1918 yılı içinde Katolik Fransa ile İtalya ve Anglosakson ABD tarafından da tanındı. Bu durum, ´Yahudi-Hıristiyan bileşeni´nin alenileşmesi de demekti. Bu ´ortaklık´ sonucu, 1920’de, Filistin’in İngiltere manda idaresi altına verilmiş, Filistin’e Yahudi göçü sağlanmıştı. İkinci Dünya Savaşı’nda yaşanan ´Hitler ırkçılığı´nın Yahudi ve Hıristiyanlara getirdiği ortak yıkım sebebiyle ´Yahudi-Hıristiyan bileşeni´ sarsıntı geçirmiş gibi olsa da, savaş sonrası (1945) yeniden tamir-tesis edilmiş, ideolojik temeli de; üstün ırk yok, üstün kültür var, bu kültür Yahudi (Kippa)-Hıristiyan (Haç) kültürüdür, ortak düşmanımız da İslam (Hilal) kültürüdür zeminine oturtulmuş, hemen akabinde, 1948’de Filistin’de, ´İsrail Devleti´ kurulmuştur. Birinci ve İkinci Dünya savaşları ise, Yahudi ve Hıristiyan dini (!) mensuplarının hemen her argümanının, ´Hilal düşmanlığı´ ortak amacıyla bir araya gelmelerinin de zorunluluğu olmuştur.
Eski düşmanlar, Yahudi ve Hıristiyanların; ilk başlangıcı ´Fransız İhtilali´ sonrasına giden bu ´vahşet (Batı) medeniyeti´, elbirliği ile Müslüman kanı akıtmayı sürdürmesinin yanında, İslam dinini yok etmek gayesi de gütmektedir…Not: Devamı haftaya.