HESAP LÜTFEN (I)
(05 Ağustos 2004)
   ´Tayip Erdoğan ve diğerleri (Eski Milli Görüşçüler)´, AKP’nin kuruluşuna kadar kamuoyunda, İslami hassasiyeti olan kişiler olarak tanındılar. İslami kimliklerini öne çıkardıkları için de sevildiler, umut oldular. AKP ile birlikte, İslami hassasiyetlerini ´kaldırdılar´, ´yıllarca söyledikleri´ni değiştirdiler. İnsan aklı, bu kadar keskin dönüş yapamayacağına göre, neler oluyordu! Belki de, olan bir şey yoktu, önceki dönem öyle, yeni dönemleri de böyle yaşanması gerekiyordu! Ya da Müslüman kitle yönlendiriliyor muydu!
Hatırlayınız, ´AB, Hıristiyan Kulübü´dür diye yıllarca beynimize çaktılar. AKP’den sonra ise, AB’siz yapamıyorlar. Tayip Bey, Hocasını öylesine solladı, AB bayrağını (!) öylesine bir devraldı ki, “Fransız Liberation gazetesi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı ´AB'ye iman etmiş bir İslamcı´ olarak tanım(lıyor)…” . AB’ye olan bu ´iştah´ için, ´iç dinamikler için gerekli´ gibi bir safça izah kabul edilemez. Çünkü, biliniyor ki, ´iç dinamikler´, ´dış dinamikler´den buyruk almadan hareket edemez. Mesela, insanın ´oruç´ tutup tutmamasında ´iç dinamik´ler etkili oluyor da denemez.
Milli Görüş olarak tanımlanan, ´İslami hassasiyet hareketi (!)´ içinden gelen Tayyip Erdoğan, AKP döneminde, önceki döneminde hiç yapmayacağı şeyleri yapıyor, artık uçaklı gezilerinde Oruç tutmuyordu. İtalya ziyaretinde olduğu gibi Atina ziyaretinde de oruç tutmuyordu . Oysa, İslami hassasiyet göstermeyen sol gelenekten gelen CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ise, aynı günlerdeki Varşova’dan başladığı AB turunda, Orucunu tutuyor, programlarını da buna göre oluşturuyordu . Erdoğan ise, ´dostum´ dediği İtalya Başbakanı, Berlusconi ile görüşmesi için oruç tutmamıştı. Müslüman bir lider gelirken, öğle saatine yemek konmaz, Uluslararası kurallar bunu gerektirir ama, dostu (!) Berlusconi, Tayyip Bey’in programını Oruç tutmamasına göre, yemekli yapıyordu!
Peki de, Tayyip Bey, eski hassasiyetini neden göstermiyordu? Belki de izah edilmesi gereken bir şey yoktu! Çünkü, Tayyip Erdoğan, geçmişte din istismarı yaptık diyordu . Belki de, şimdilerde ´istismar´ yapmıyordu. Bunu diğer açıklamalarından da anlayabiliyoruz. ´Erdoğan ve diğerleri´, İslami normları kullanan, ´faiz haram´dır diyegelen, bir siyasi ekolle karşımızda olmuşlardı. AKP ile ise, İslami normlara karşı bir tavır sergileniyordu. Kamuoyunda İslami hassasiyeti olan kişilerin bir örgütü gibi algılanan MÜSİAD’ın Genel Kurulu’nda, Eski Partisi Başkanı Recai Kutan Bey’in de bulunduğu toplantıda Erdoğan, “Yıllarca `biz geldiğimiz gün faizi kaldıracağız' diyen anlayışlar vardı. Buna aklımız yatıyor muydu? O zamanlar maalesef aldanarak, yatıyordu. Ama bu dünyanın gerçeği değil.” diyordu . Eski döneminde dini hassasiyeti ile prim yapan Erdoğan, AKP’de, din hizmetleri verilmesini istemiyordu. “Geçmişte din istismarı hatasına biz de düştük- diyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AKP’li belediye başkanlarını uyardı. Yeni seçilen belediye başkanlarına gönderilen –Çalışma Prensipleri- adlı kitapçığın –dikkat edilecek konular- bölümünde, -Din hizmetleri vermeyin- talimatı veril(iyordu)...” . Eskiden, “Minâreler süngü, kubbeler miğfer” diye şiirler okuyan Erdoğan, artık, “dine dayalı milliyetçilik yapılmamalıdır” diyor, El Kaide’ye sipariş edilen İstanbul saldırılarını, dinci ´(-El Kaide üzerinden İslam irtibatı yapıldığı için de, İslamcı)´ terör olarak yorumluyordu.
Bu ters dönüşler, -Geçmişte Din istismarı yaptık diyen ´Erdoğan ve diğerleri´nin, -Ben Müslümanın diyen insanları geçmişte ´istismar´ ettiklerini, -Aldandım diyenlerin, aynı zamanda ´aldattıklarını´ ortaya koyuyordu. İstismar etmedikleri ya da aldanmadıkları (!) bugünlerdeki davranışları ise, ´dine müdahale´ olarak yorumlanıyor, “…ikide bir kalkıp ´dine dayalı milliyetçilik kırmızı çizgimizdir´, ´ekonominin ve paranın dini imanı olmaz´, ´biz siyasette kapıları dine kapattık´ demek, niyetleri bu olsun olmasın, İslam kelamı açısından ´dine müdahale´ anlamına gelir.” deniyordu . Demek ki, ´Tayyip Erdoğan ve diğerleri´nin geçmişlerinde ´dine müdahale´ yoktu, aldanarak ya da aldanmayarak, ´dini kullanma´ları vardı. Bugünlerindeki ´dine müdahale´nin varacağı sonuçun ise, Dini, bütün toplumsal ve kamusal hükümlerinden arındırmak olacağı ifade ediliyordu. “Bu müdahalenin varacağı sonuç, “yanlış bir laiklik algısı”nın sonucu olarak, İslam dinini özelleştirme -dini bütün toplumsal ve kamusal hükümlerinden arındırma-, izafileştirme -din dışı başka doğrulara göndermede bulunma- ve marjinalleştirme -dini ciddiye alanları küçük ideolojik hareketlere indirgeme- teşebbüsüdür.” deniyordu . Bir başka deyişle de, İslam Protestanlaştırılıyordu. Protestanların “dini bütün” olmadıkları varsayılıyor. Bu durum, dini hassasiyetlerimizin yıkılması, Müslümanların dünyevileşmesi oluyordu.
Müslüman kitleyi ´değiştirmek, dönüştürmek´ projesinin tarihi yeni değildir. Özellikle Özal çifti ve çocukları döneminde, Müslüman kitle, bir ´toplumsal değişim dönüşüm projesi´ne tabii tutulmuştu. “Cumhurbaşkanı ve eşi, güle oynaya aralarında geziyor, tuhaf bir şekilde ´amaan, dünyaya bir kere gelmişiz´ tavrıyla hayatını tadını çıkarıyorlardı. Şarkıcı türkücü dostlarıyla içtikleri su ayrı gitmiyor…Halkın gözünün içine bakarak, 'Siz de bizim gibi olabilirsiniz. Oyunu kuralına göre oynayın, yeter' diyorlardı adeta.” . Eşi hanımefendi, elinden geleni yapıyor, Hac’a gidip geldikten sonra, mayosu ile denize girip, Hacı olarak da mayo ile denize girilir imajının yerleşmesini sağlıyordu.
Tayip Erdoğan, “İçe kapanma politikası ile bizi boğdular…bu çemberi biz kırdık, bir de Turgut Özal kırdı.” diyordu . Haklıydı, Özal dönemi ve Tayip Erdoğan dönemi, ´Müslüman kimliği´nin ´kırılma dönemleri´ oluyordu. AKP dönemine baktığımızda, ´Müslüman kimliği´nin ´kırılması projesi´nin hızlandırılarak sürdüğünü görüyoruz. ´Erdoğan ve diğerleri´nin ve de saygıdeğer eşlerinin, eskiden kendilerinde saklı olan aşklarını, rüyalarını, özlemlerini artık kamuoyu ile paylaştıklarını, kafalardaki ´Müslüman kadın´ imajının değiştirildiğini artık görebiliyoruz. Başbakan Erdoğan ve eşinin tanışma hikayesi rüya ile başlıyor, Emine Erdoğan, rüyasında tanımadığı bir adam görüyor, ertesi gün, gittiği MSP’nin Milli Şahlanış Gecesi’nde kürsüde, rüyasında gördüğü adam konuşma yapıyormuş. “Kürsüdeki adam daha önce rüyasında gördüğü kişiydi…Erdoğan da Emine Hanım’ı farkediyor. Erdoğan’ın ilk işi Emine Hanım hakkında bilgi toplamak oluyor.” . Emine hanım, yaşadıklarını şöyle ifade ediyordu: “Tayyip Bey beni kürsüden görüp beğenmiş. Tabii ben de onu beğenmiştim. Birbirimize yıldırım aşkıyla tutulduk. Ancak Tayyip Bey’le flört dahi etmeden evlendik…Aşkımız orada başladı.” diyordu . Emine hanımın aşkını öğreniştik, özlemini de öğreniyoruz: “Bazen Tayyip’i özlediğimi düşünüyorum” diyordu . Tayyip Bey ve Emine hanım yıllardır siyasetin içersinde idiler ama, biz bu aşk ve özlem hikayesini daha önce dinlememiştik, demek ki, AKP döneminde anlatılması gerekiyordu!
Özal’lı yıllarda çocuklar da başroldeydi (!), Tayyip’li yıllarda da, çocuklar ve erken yaşlarındaki düğünleri sahnedeydi! Atina Belediye Başkanı’nın oğlu Kostas ile arkadaş olan Oğul Bilal Erdoğan, Kostas’ı Atina’da ziyaret ettiğinde, dedesi, Yunanistan eski Başbakanı Konstantin Mitçotakis ile tanışarak yazlığında konuğu oluyor , asistanı olduğu bir Yunan profesörün, Kıbrıs tarihi üzerine yazdığı kitaptan, daha önceden görme imkanı bulamadığı bazı perspektifleri yakaladığını söylerken, İndiana Üniversitesi'nde Tarih ve Sosyoloji okuyan Esra Erdoğan’da (kadınlarımızı değiştirmeye o da kararlı), -Bayanlar arasında hala sosyal hayata çıkarken bir çekingenlik olduğuna inanıyorum, bunların aşılmasında katkım olacağına inanıyorum diyordu . Dahası, Esra Erdoğan, ´Yüzmeyi çok seviyorum. Indiana Üniversitesi tesislerinde yüzüyorum´ deyince, merak hasıl olmuş. “Hürriyet de tesislerin internet sitesine girince söz konusu havuzda sadece mayoyla yüzülebileceğini öğrenmiş. Dını nı nııın! Demek kiiii, Esra Erdoğan aslında mayoyla yüzüyor!” deniliyordu .
Tabii ki ´diğerleri´ ve sayın eşleri de durmuyor, magazinel haber oluyorlardı. Abdullah Gül ile Eşi Hayrünnisa Hanım’ın da birbirlerinden ilk görüşte hoşlandıkları, evliliklerinin tam anlamıyla bir aşk evliliği olduğu bir gazetede, “Onlar severek evlendi” yazı dizisinde yer alıyordu. Bir diğerine, Abdüllatif Şener Bey’e; ‘‘Eşinizle hiç yağmur altında el ele yürüdünüz mü (?), 20 yıldır evli olduğunuzu söylüyorsunuz. Yirmi yıl sonra hálá aşk kalıyor mu?’’ soruları sorulduğunda, Şener’in cevabı: “Evet yaptık...Onu açıklamak için aşk kelimesi yetmez, eksik kalır.” oluyordu . Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, 14 Şubat’ta Sevgililer Günü"nü kutluyor, eşi Ahsen hanıma takdim edeceği özel bir kutu içindeki kırmızı gülü objektiflere gösteriyor , eşi Ahsen hanım ise, “O’nu evde çok az görüyorum ve özlüyorum. Televizyonlarda gördüğüm zaman hayranlıkla seyrediyorum. Bazen bir telefon açıyorum o sesi duyduğum zaman özlem gideriyorum.” diyordu . Devlet Bakanı Ali Babacan ise, Bakan olmadan önce eşiyle birlikte bisiklet bindiğini söylüyor, eşiyle artık piknik yapamadığını söyleyen Zeynep Hanım ise: “Ali’yle..Birbirimizi beğendik, başbaşa ilk görüşmemiz Gaziosmanpaşa’daki Papazın Bağı’nda oldu…Eskiden haftanın en az iki günü dışarıda yemek yerdik, özellikle İtalyan, Çin lokantalarına giderdik...Bakıyorum Ali’yi hanımlar daha çok seviyor…” diyordu . Bir ibretlik örnek de, Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu’nun eşi Hacer Başesgioğlu’ndan geliyor: “Eşim ilkokuldan beri arkadaşımdı. Bizimkine çocukluk aşkı diyebiliriz.” diyordu . İbretlik, çünkü, biliyoruz ki, Murat Başesgioğlu, AKP’den önceki dönemde de Bakan’dı ama, eşi ile aşkları ´AKP dönemi´ ile öğreniliyordu.
Not: Devamı haftaya…